© Hajo Banzhaf
İşe, kehanetlerin kökeni ve onların doğası
üzerinde biraz düşünmekle başlayacağız. Ondan sonra da geçmişteki
değişik tip kehanetlere ve onların bugün nasıl göründüklerine
bakacağız. Son olarak da bir o kadar önemli konu olan dünyamızdaki
rollerini, niye geri geldiklerini ve kehanetlere danışmanın
geçerliliğini günümüzde niye hiç yitirmediğini değerlendireceğiz.
Ama gelin önce temel psikoloji dünyasına küçük
bir gezinti yapalım. Oldukça sloganvari kullanılmakta olan bazı
belli terimler var ki ben hepimizin bu terimlerin anlamlarına
ilişkin aynı kavrama sahip olduğumuzdan kuşkuluyum.
1. GEÇMİŞ
Kendimize ilişkin tüm bildiklerimiz, bilincimiz
kapsamında olanlardır ve ego bilinçli kişiliğin merkezi olarak
tanımlanır. Biz haklarında hiçbir şey bilmesek de bize ait olan her
şey – bizim dışımızda olan bilinmeyenin aksine - bilinçdışının
parçasıdır. Bilinçdışının altında veya en derinlerinde C. G. Jung’un
tanımladığı kolektif bilinçdışını buluruz. Bu alan doğamızın
köklerinin eriştiği yerdir. Tüm insanların ortak düzeyidir. Jung
şöyle demiştir: Her kişinin yaşından, cinsiyetinden ve ırkından
bağımsız doğrudan bir insanoğlu olarak kabul görmesi gibi, içimizde
tüm insanlarla ortak olan bir şey daha vardır. Biz burada, bu
düzeyde bize içgüdüsel olarak ne yapacağımızı söyleyen içgüdüsel
doğamızı buluruz.
Şimdi soru şu: Kolektif bilinçdışı insanlarla mı
sınırlıdır? Yoksa hayvanların içgüdüsel doğasını da kapsar mı?
Karıncalara devletlerini nasıl inşa edeceklerini
anlatır mı?
Arılara nasıl dans edeceklerini gösterir mi?
Güvercinlerin denizin ortasındayken karaya giden
en kısa yolu bulmalarını sağlayan o mudur? Sırası gelmişken
söyleyelim, eski günlerde denizcilerin güvertede daima güvercin
bulundurmalarının nedeni budur.
Kolektif bilinçdışı, bilinçdışı olması nedeniyle
büyük ölçüde bilinmeyen olan daha yüksek bir zekânın bir diğer adı
olabilir mi?
Jung’un bize gösterdiğine göre kolektif
bilinçdışı alanında aktif olan arketipler vardır. Bir arketip nedir?
İnsan ruhunun asli bir imgesidir. Doğumumuzdan, hatta belki de daha
öncesinden beri bizim içimizdedir. Arketipler, egodan çok daha güçlü
içsel kuvvetlerdir. Dolayısıyla çoğu zaman melekler, iblisler,
şeytanlar, Tanrılar ya da Tanrıçalar olarak deneyimlenmişlerdir.
Şimdi bizim bilincimiz bu derin içsel
düzeyden çok uzaktır ve ona ilişkin çok bulanık bir kavrayışımız
vardır.
Fakat her zaman böyle bir ayrılma yoktu.
İnsan aklının bu kadar uzaklara gitmediği
zamanlar da vardı.
Aklın kendi etrafında olan her şeyle bağlantısı
vardı.
İnsanlar kendilerini doğadan bu kadar kopuk
hissetmezlerdi. Aynı bir halının ipleri gibi akılları da onları
çevreleyen doğa ile dokunmuştu.
Bilinçleri gençti ve henüz kolektif bilinçdışına
çok yakındı. Öyle görünüyor ki İlk Çağ’a kadar insanların
Tanrıların, Tanrıçaların, meleklerin ya da iblislerin onlara talimat
veren seslerini duymalarının sebebi buydu.
Ilyada veya Eski Ahit gibi eski yazmalar bu
fenomenden en doğal şeymiş gibi söz ederler. Akhilleus Thetis,
Odysseus Athena, Hektor ise Iris ve Apollon tarafından korunmuşlar
ve onlardan talimat almışlardır ve Eski Ahit bize Tanrı’nın sık sık
İbrahim, Musa ve Yunus ile konuştuğunu anlatır.
Bu eski zamanlardaki bilinç düzeyininin
anlaşılabilmesi için bir örnek vereceğim: Otobanda bir araba
sürdüğünüzü düşünün. Bir süre sonra zihniniz dalar, biraz
dikkatsizleşirsiniz ve cennetle cehennemi düşünmeye başlarsınız. Ve
aniden bir tehlike belirir. Anında kendinize gelirsiniz ve aklınız
size ne yapmanız gerektiğini söyler. Eski günlerdeki insanlar da,
benzer bir şekilde yüksek sesle konuşan ilahî sesler duymuş
olmalılar: Sola dön, sağa dön gibi.
Ama Tanrı ve Tanrıçalar yalnızca zararsız
görevler vermemişlerdir. Her zaman bireyin iyiliğine – hayatta
kalmak anlamında iyilik - hizmet edecek emirler olmamıştır
verdikleri. Bu nedenle, biliriz ki bazı kahramanlar bu sese isyan
etmişlerdir.
Balık tarafından yutulmuş olan Yunus’u
hatırlarsınız. Tanrı ona Ninova’ya gitmesini ve onlara Tanrı’nın,
şehirlerini yeryüzünden sileceği haberini vermesini buyurmuştur.
Böyle bir iş, hayatını büyük bir tehlikeye atmak demektir, çünkü
kıyamete ilişkin böylesi bir kehaneti duymaktan kimse
hoşlanmayacaktır. Ve Yunus yapmamaya karar verir. Tanrı’nın dediğini
yapmak yerine tam aksi yöne, Yunanistan’a doğru kaçar. Benzer bir
sebeple Gılgameş de Babil Aşk Tanrıçası İştar’ın onu ayartmasına
karşı çıkmıştır. Laf aramızda, bu çok da kötü olmamıştır. En azından
Akdeniz dünyasında katı bir kural vardır. Bir Tanrı ölümlü bir
kadınla birlikte olduğunda, kadın fazla meraklı biri değilse kadın
için bir tehlike yoktur. Ama bir erkek, bir Tanrıça ile sevişecek
olursa ölüme mahkûm olur. Bunun hiç istisnası yoktur. Ve Gılgameş o
karşıkonulmaz Aşk Tanrıçası’na dahi, “Hayır – teşekkürler,”
diyebilmekle akıllıca davranmıştır.
Homeros Truva savaşından bize, düşmanlarının
müttefiki olup kıyafet değiştirmiş olan Tanrılar ya da Tanrıçalar
tarafından kandırılan kahramanlarla ilgili benzer hikayeler anlatır.
Ve aynı çatışmayı Yuhanna’nın, “Her ruha inanmayın, fakat Tanrı’dan
olup olmadığını anlamak için ruhları sınayın,” diye uyardığı
İncil’de görürüz.
Böylesi çatışma, birliğin, daha önce insanoğlu
ile doğa arasında var olan birliğin sona ermiş olduğu anlamına
gelir. Akıl, kolektif bilinçdışından gelen seslere güvenmemeye
başlamıştır. Ve bu demektir ki sadelik cenneti ve birlik sonsuza
kadar yitirilmiştir.
Bilincin büyümesiyle ses giderek daha cılızlaşmış
ve sonunda duyulmaz olmuştur. Tevrat’ta, bize Tanrı’nın bir insanla
konuştuğunu son kez Eyüp’ün kitabı (M.Ö. 2000 sonları) söyler. O
günden beri de insanlık kendisini kaybolmuş hisseder, çünkü Tanrı
ile arasında böylesi uzak bir mesafe vardır. Yeri gelmişken – bu,
Tanrıların ve Tanrıçaların yeryüzünden yok oldukları ve göklere
taşındıkları zamana denk gelir. Bu giderek büyüyen mesafe nedeniyle
dine ihtiyaç olmuştur. Din (religion) kelimesi, geri bağlamak ya da
yeniden bağlamak anlamına gelen ‘re-legiare’den türemiştir. Ve
dolayısıyla rahipler “köprü inşa eden” olmuşlar, insanlık ile Tanrı
arasında köprü oluşturmuşlardır. Papa’nın günümüze kadar gelen
ünvanı Pontifex Maximus, yani en yüksek köprüyü inşa edendir.
Büyük olasılıkla ilk zamanlardaki rahipler hâlen
sesleri duyanlar olmuşlar ve görevlerini gaipten haber veren, vahiy
alan elçiler olarak icra etmişlerdir. Ama daha sonra onlar da direkt
temaslarını yitirmişlerdir. Hatta artık hiç ilahî sesleri duymaz
olmuşlardır.
Bu zaman, kehanetlerin ortaya çıktığı zamandır.
Onlara ihtiyaç duyulmuştur, çünkü artık Tanrı’nın iradesini
keşfetmek için başka bir yol kalmamıştır. Kehanet/Kâhin (oracle)
kelimesi Latince ‘orare=konuşmak’tan türemiştir, Latince ‘oraculum =
bir Tanrının mesajı’dır. Ve gaipten haber verme (divination) = ilahî
iradenin görüşüdür.
2. NE İÇİN?
İlk insanların bilgi ağacındaki meyveyi yedikleri
zamandan beri bizler bilinçliyizdir, ama aynı zamanda ölmeye mecbur
olduğumuzu da biliriz. Bunun kabulüyle, masumiyet ve cehalet cenneti
sonsuza kadar yitirilmiştir. O zamandan beri, biz insanların
yaratılışta ayrıcalıklı fakat çok acı dolu bir konumu vardır. Ölümlü
olup da bunu bilmeyen hayvanlar ile ölümsüz olan ve elbette bunu
bilen Tanrılar arasında bir yerde dururuz. Bizler o noktada, iyi ile
kötüyü ayırt edebilen, kader ve gelecek gibi kelimeleri bilen yegâne
yaratıklarızdır. Seçme özgürlüğüne yalnızca biz sahibizdir ki bu da
bizi yaptıklarımızın sonuçlarından sorumlu kılar ve yalnızca biz, o
kadir doğaya olan güçlü bağımlılığımızın gerçekten bilincindeyizdir.
Dolayısıyla eski insanlar yaşamın tehlikelerle
dolu olduğunu ve ancak Tanrı’nın iradesine uygun bir biçimde ve onun
yaratmış olduğu düzende yaşadıkları takdirde güvende olacaklarını
bilmişlerdir. Ve bunun anlamı şudur: doğru olan kişi, doğru şeyi
doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde yapar. Bu kadar kolay!
Ama böylece her şey düzendedir, böylece kendimizi güvende ve
korunuyor hissederiz. Bu sebeptendir ki tüm kültürlerde insanlar
kendi Tanrılarının iradesini keşfetmek için çeşitli kehanet
yöntemleri geliştirmişlerdir.
3. NASIL?
Dört
tekniği gözden geçireceğiz;
1. Kura
kehanetleri,
2.
Alametlerin yorumlanması,
3.
Şekillerin okunması
4.
Spontane kehanet
Hepsi de
ilahî iradeyi bir “rastlantısal” kümeleşme ile gösterirler, ancak
bilinmelidir ki eski günlerde insanoğlu için böyle bir terim söz
konusu olmamıştır. Eski dillerde bizim “rastlantı”dan anladığımız
şeyin karşılığı olabilecek bir kelime yer almamıştır. En azından
Almanca karşılığı olan “Zufall” kelimesi, daha önceleri hep
Tanrı’nın iradesi olarak kabul edilen ‘öngörülemeyen’i isimlendirmek
için 14. yüzyılda yaratılmıştır. Tanrı’nın hareketleri öngörülemez
ve çoğunlukla insan kavrayışının ötesinde olarak kabul edilirken,
hesaplanabilenler insan işi olmuşlardır. İlahî iradeyi bilebilmenin
ise tek bir yolu vardır: Eğer doğru kişi, doğru kehanete, doğru
zamanda ve doğru biçimde sorarsa.
Şimdi kehanetlerin nasıl işlemiş olduklarına ve
günümüzde nasıl göründüklerine bir bakalım.
KURA KEHANETLERİ tüm dünyaya yayılmışlardır.
Bazıları bizim zar ve oyun kağıtları gibi oyun olarak
bildiklerimizin atalarıdırlar. Eski Ahit, Urim ve Thummin’den
defalarca bahseder ki bunlar eski İsrail’in başhahamlarının kehanet
enstrümanlarıdır. İncil’de Urim ve Thummin’in gerçekte ne
olduklarına ilişkin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak bunların atılan
taşlar, muhtemelen kıymetli taşlar ya da çubuklar olduklarına
inanmak için nedenler vardır ve başhahamlar, atıldıklarında oluşan
rastlantısal kümeleşmelerden JHVH’in iradesini okumuşlardır.
İnsan kura atar, ama her kararı RAB verir.
Süleyman’ın Meselleri 16:33
Yunus’un hikayesinden de biliriz ki fırtınalı
havanın suçlusunun kim olduğunu bulmak için de kura atılmıştır. Kura
suçlunun Yunus olduğunu söylemiş, bunun üzerine onu güverteden
denize atmışlar ve o da bir balık tarafından yutulmuştur.
Bu tarz kehanet, daima çubuk, taş ya da zar atma
veya kart çekme yoluyla bilinçdışı olarak üretilen bir kümeleşmenin
ya da dizilişin yorumlanmasıdır. Tarot, I Ching ve Rune’un kökenleri
de buradadır.
ALAMETLERİN YORUMLANMASI (Alamet= Omen (Lat.
işaretler )) münferit bir vakanın gözlemlenerek bir kurallar
sistemine oturtulması çabasıdır. Gerçekliğimizin karmaşıklığı göz
önüne alınacak olursa, bu yalnızca zor bir iş olmakla kalmayıp, aynı
zamanda da beyhude bir çabadır. Karmaşık dünyamızı tek bir formüle
indirgeme şansı hiç yoktur. Özellikle Babillliler bu konu üzerinde
çok büyük bir çalışma yapmışlardır. Olayları “Eğer ... ise, o zaman
...” ifadesi ile birbirleriyle ilişkilendirme yoluyla alametleri
binlerce taş levha üzerinde toplayarak yaşamın kaotik çeşitliliğine
bir sistem getirmeye çalışmışlardır. Örneğin: “Eğer bir kişi
bilmeden bir kertenkelenin üzerine basarsa, o zaman düşmanını
yenecek demektir.” Elbette Babillilerde bu durum sonunda bu çeşit
kuralların büyük bir enflasyona uğramasına neden olmuştur.
Kütüphaneleri öyle dolup taşmıştır ki doğru zamanda doğru alameti
bulma imkânı kalmamıştır.
Bu yöntem günümüze kadar gelmiştir ve
itikatlarımızda yaşamaktadır. Şansa ya da talihsizliğe delalet eden
işaretler vardır, baca temizleyicisi, kara kedi ya da “Eğer Mayıs’ta
yağmur yağarsa, Nisan gitmiş demektir,” tarzı halk deyişleri gibi.
Ancak bu tarz gözlemlerden türeyen kehanetlerin
en önemlisi Astroloji’dir. Ve Babillilerin enflasyona uğrayan
başarısızlığa mahkûm çabasının aksine Astroloji işlemektedir ve
bunun basit bir nedeni vardır: sembolik bir dil kullanır ve böylece
yaşamdaki deneyimlerin ve olayların çeşitlerini tanımlayabilir. Ama
belirli bir harita kümeleşmesini yalnızca tek bir olay ile eş
tutmaya kalktığı takdirde, o da Babillilerin o büyük alamet
koleksiyonu ile aynı sonu paylaşır.
ŞEKİLLERİN OKUNMASI. Hepimiz augur kelimesini
biliriz, Latincedir ve kuş gözlemcisi anlamına gelir. Augurlar
geleceği kuşların uçuşundan okumuşlardır. Göçmen kuşların, kışı
Tanrılar konseyinin yakınında geçirdiklerine ve orada Tanrıların ve
Tanrıçaların gelecek yıl için ne kararlar aldıklarını merakla
dinlediklerine ve geri uçarlarken de bildiklerini augurlara uçuş
düzenlerinin şekli ile söylediklerine inanılmıştır.
Organları, özellikle kurban edilmiş hayvanların
karaciğerlerini incelemek, şekil yorumlamanın bir başka genel
uygulaması olup, bunlar her zaman Tanrıların yazısının görüldüğü
yerde norm dışına çıkmak olmuştur. Ama kullanılmış olan daha kolay
yöntemler de vardır: Kişi, kutsal çanaktan yükselen dumanın
hareketinden ilahî iradeyi okuyabildiği gibi, aynı şeyi soğuk suya
damlatılan balmumunun biçiminden ve ateş sonrasında geriye kalan
külün şeklinden de okumuştur. Çok popüler olmuş bir uygulama ise yağ
okumadır. Bunun için suyun yüzeyine yağ damlatılmış ve cevap, aldığı
şekilden okunmuştur.
Günümüzde bu tarz kehanetlerden geriye, çay
yaprağı ya da kahve telvesi okuma, yılbaşı öncesi kurşun dökme ve
tabii ki şekil yorumlamanın bir başka çeşidi olan pandül kullanma
kalmıştır.
SPONTANE KEHANET, herkesin yaşamında önünde
sonunda, özellikle de çocukken deneyimlemiş olduğu bir kehanette
bulunma şeklidir. Koşullar serbestçe ve spontan olarak oluşur.
Örneğin: Merdivenin basamaklarının sayısı tek ise, evet demektir. Ya
da gözlerinizi kapar, yüzünüzü pencereye döner ve gözlerinizi
açarsınız, ilk gördüğünüz şey yorumlanması gereken işarettir. Bir
kitabı rastgele açıp parmağınızı bir sayfaya koyarsınız, mesaj denk
geldiğiniz kelimededir. Kehanette bulunmanın yasak olduğu veya kâfir
işi ve hatta satanistik ritüel olarak görüldüğü zamanlarda bu yöntem
dindar Hristiyanların bile kullanılabildiği yegâne yöntem olmuştur.
Parmaklarını İncil’deki bir sayfaya koymuşlar ve şeytan kutsal kitap
aracılığı ile konuşmaya cüret edemeyeceği için Tanrı’nın cevabını
aldıklarından emin olmuşlardır.
SAĞGÖRÜLER, TRANS VE RÜYA YORUMLAMA
Özellikle Hristiyanlık öncesi zamanlarda
kehanette bulunma, rahiplerin başlıca işleri olmuş ve tapınaklar
daima trans ve rüya yorumlama pratiğinin yapıldığı kehanet mekânları
olmuşlardır.
Aslen tüm kehanetler – ve tüm kült – M.Ö. 3000
dolaylarında başlamış olan ataerkil dönemin başlangıcına kadar
tümüyle rahibelerin denetiminde olmuştur. O zamandan sonra rahipler
kurban etme, takvim hesaplama, yazmayı öğretme ve kehanette bulunma
gibi tüm kutsal olayları giderek ellerine geçirmişlerdir. Ancak
Delphoi’deki kehanetlerin hâkimiyetinin daha önce hükmeden Toprak
Tanrıçası Demeter’den Apollon’a geçmesinden sonra bile, rahibeler
ilahî iradeyi duyuran trans medyumları olarak hizmet etmeye devam
etmişlerdir.
Pythia, Delphoi’deki kehanet mağarasındaki derin
çukurun üzerinde koyduğu üç ayaklı bir sehpaya çıkarak transa geçen
kehanet rahibesinin adıdır. Transa geçişi muhtemelen, ya çukurdan o
günlerde yükselen buhardan, ya da Apollon’un kutsal bitkisi defnenin
yanan yapraklarının dumanından olmuştur. Rahibe bu durumdayken,
Tanrı onun dilinin kontrolünü eline almış ve kekeleyen seslerle tüm
soruları ben kipiyle cevaplamıştır. Rahiplerin de bu cevapları
tercüme etmesi gerekmiştir. Tercümeyi yapan rahiplere
Prophetes(elçi) adı verilmiş ve daha sonra bu kelimeden
peygamber (Prophet) kelimesi türemiştir.
Elçilerin en iyileri, yorumlamanın en önemli
kısmının akılla müdahele etmek değil, yalnızca gözlemek ve dinlemek
olduğunu, duyulan ve görülen her şeyin kendi anlamını keşfetmeye
bırakılması gerektiğini her zaman bilmişlerdir.
Bu çok duyulmuş olan kehanet dünya üzerinde büyük
bir itibar görmüştür. Yıldan yıla binlerce insan buraya akın etmiş
ve doğal olarak tüm önemli devlet meseleleri düzenli olarak buraya
danışılmıştır. Hatta politik konularda aşırı temkinli olduğu bilenen
filozof Platon bile, “Delphoi’deki elçiler ve Dodona’daki
rahibeler akıllarının başlarında hiç olmadığı ya da çok az olduğu o
çılgınlık anlarında Hellas’ımızın (Yunanistan) özel ve kamusal
işlerinde birçok ve güzel şeylere katkıda bulunmuşlardır,” diyerek
bu kehaneti övmüştür. Sokrates ve Heraklit gibi başka
filozoflar da bu büyük takdire katılmışlardır. Ve – M.Ö. 6. yüzyılın
başlarında - eski dünyanın yedi bilge adamının birincisi olarak
kabul edilen Miletli Thales’in kendisi, “Kendini bil!” diyen
o çok ünlü yazıtını Delphoi tapınağının girişine bizzat
koydurmuştur. Böylelikle tüm kehanetlerin derin anlamını açık ve
seçik kılmıştır.
Hristiyanlığın yayılmasıyla büyük kâhinler
giderek sessizleşmişlerdir. Ve M.S. 363 yılında Roma İmparator’u
Julian akıl danışmak üzere Delphoi’ye geldiğinde buradaki kâhin
bile - bin yıllık görkemli tarihe rağmen – son kez konuşmuştur.
Rahibenin ağzından Apollon, imparatora bir daha kehanette
bulunmayacağını söylemiştir ve bu son kehaneti de gerçekleşmiştir.
Bunu takip eden yıllarda Hristiyanlaşan dünyada
kehanetler yasaklanmıştır. Yıldızların gözlemlenmesi yalnızca takvim
hesaplamalarına indirgenmiştir. Gnostik ve Hristiyan görüşler
arasındaki çözülmesi mümkün olmayan derin çatışma nedeniyle “kendini
tanıma”ya artık önemli bir hedef olarak itibar edilmemiştir.
Gnosis kelimesi ‘bilgi’ demektir ve Gnostikler
bilginin kurtuluşa götürdüğüne ve kendini bilmenin de kendini
kurtarabilmenin bir yolu olduğuna inanmışlar, öte yandan
Hristiyanlık kişiyi kurtuluşa yalnızca imanın götürdüğünü bunun da
daima ilahî af ile mümkün olduğunu öğretmiştir. Bu nedenle “kendini
bil” emrine hizmet eden kehanetler doğal olarak artık Gnostik
topraklarda yetişmektedir ve Hristiyan bakış açısından bu, günahkâr
olmasa bile nafile bir çaba olarak kabul edilmiştir.
Buna ilaveten kehanetler belirsizlikleri
nedeniyle kötü bir nam salmışlardır. Perslere karşı olan savaşı
kazanıp kazanmayacağını soran imparator Kroisos’a Delphoi’nin
vermiş olduğu o bilinen cevap buna bir örnektir. Delphoi’nin cevabı
şöyle olmuştur: “Eğer Halys (Kızılırmak) nehrini geçersen büyük bir
imparatotluğu yıkacaksın.” Kroisos bu ifadenin anlamını
keşfetmek için zaman harcamamış ve onu hemen kendi lehinde
anlamıştır. Fakat, Halys nehrini geçtiğinde yıkılan kendi
imparatorluğu olmuştur.
Dolayısıyla kehanetler ortadan kaybolmuş ve
yeraltına inmişlerdir. Ancak 12. yüzyıldan sonra ve özellikle
Rönesans zamanında, 17. yüzyıldaki aydınlanma çağında son bulacak
olan büyük bir geri dönüş yaşamışlardır. Rasyonalizmin zafer
kazanmasıyla kehanetlerin de devri kesinlikle sona ermiş gibi
görünmüştür. Kehanet batıl inanç olarak görülerek tasfiye olmuş ve
Astroloji üniversitelerde yasaklanmıştır. Belirtmeliyim ki bu da çok
haksız yere olmamıştır. Özellikle astrologlar büyük hatalar
yapmışlardır.
1781’de sıradışı bir şey meydana gelmiştir. Yeni
bir planet, Uranüs keşfedilmiştir. Bu mümkün olmayan bir şeydir.
İnsanoğlu, bir yılda 12 ay, bir haftada da 7 gün olduğu gibi
zodyakın 12 burcu ve 7 planet olduğundan binlerce yıldır emin olarak
yaşamıştır. Bu Tanrı’nın kurmuş olduğu bir düzendir. Şimdi
birdenbire, bu ebedî gerçeğin yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Artık
evren Satürn’ün yörüngesi ile sınırlı değildir. Uzay bir gecede
ikiye katlanmıştır. Ve aynı şey birkaç yıl sonra, Fransız
Devrimi’yle dünya üzerindeki düzenin de başına gelmiştir. Güçlerini
Tanrı’nın lütfundan aldıklarına inanılan krallar tahtlarından
indirilmişlerdir. Uranüs’ün keşfedilmesiyle, insanoğlu
bireyselliğini ve tüm önceki zamanlardaki hayallerinin ötesine giden
bir kişisel özgürlüğü keşfetmiştir. Fakat astrologlar bu zamanın
işaretlerini görmemiş ve okumamışlardır. Astrolojiyi aynı eski dar
görüşlülükleriyle uygulamayı sürdürmüşlerdir. Orta Çağ’da, bir
kümeleşmenin kişi için ne anlama geldiğini yorumlamak çok daha kolay
olmuştur, çünkü o günlerde kendini gerçekleştirme yelpazesi çok
dardır. Eğer baba bir marangoz ise, oğlu da marangoz olacaktır. Kız
çocuğuna ilişkin yegâne soru ise evleneceği mi, yoksa manastıra mı
gideceği, ve evlenirse kaç çocuk doğuracağıdır. Dolayısıyla o
günlerde, bir transitin ne getireceğini tahmin etmek oldukça kolay
olmuştur. Ama aniden, inanılmaz bir karar verme özgürlüğü ve
seçeneklerin sayısında kalıcı bir artış ortaya çıkmıştır. Öyle
görünüyor ki, astroloji geri adım atmaya ve astrologlar ortaya çıkan
bu durumla, giderek daha sıkı kurallar koyarak baş etmeye
çalışmışlardır. Dolayısıyla 19. yüzyıldan kalma kitapları okuyacak
olursanız, böylesi dar görüşlü bir astroloji artık ciddiye
alınmadığı için büyük bir mutluluk duyarsınız. Diğer kehanetler için
de durum daha iyi değildir.
Fakat daha sonra – 20. yüzyılın ilk yarısında –
en beklenmeyen bir zamanda, kehanetler geri dönmüştür. Hermann
Hesse, Carl Gustav Jung ve Richard Wilhelm gibi
kişiler I Ching’den çok etkilenmişlerdir. Yaşlı bayan astroloji geri
gelmiş ve bir 20. yüzyıl çocuğu olan psikoloji ile evlenmiştir. Bu
da odak noktası “kendini kavramak” olan modern astrolojinin
başlangıcı olmuştur. Ve insanlar yeniden Tarot, Rune ve diğer
kehanetler üzerinde çalışmaya başlamışlardır.
BU DÖNÜŞÜN SEBEBİ NEYDİ?
20. yüzyıl Hristiyanlığın inişe, nihilizmin ve
ateizmin de çıkışa geçtiği yüzyıldır. Ancak, her insanın içindeki o
derin anlama duyulan bu güçlü özlemin cevabını bu ikisinin vermesi
mümkün değildir. Dolayısıyla ortada, kapitalizm hariç, inanacak bir
şey kalmayınca insanlar Batı’dan Hindistan’a yolculuk etmişler ve o
bölgedeki her yerde karşınıza çıkabilecek olan geleneklerinin
zenginliğine hayran kalmışlardır. Ve batıda, kendilerinin de eski ve
güzel gelenekleri olduğunu ancak geri döndüklerinde farketmişlerdir.
Bu, Astroloji ve Tarot’nun yükselmeye başladığı zamandır.
BU DÖNÜŞÜN ÖNEMİ NEDİR?
Her şeyden önce: bize eski bir zaman kavrayışını
geri kazandırır. Modern dünyada zaman yalnızca sığ bir niceliğe
indirgenmiştir. Şimdi ise zamanın bir niteliği olduğunu, doğru anlar
ve yanlış anlar olduğu yeniden öğreniriz. Olaylara ilişkin yeni bir
anlayış kazanırız. Onların saçma değil, aksine anlamlı olduklarını
görürüz.
Özellikle
astroloji bize – bilimin yaptığının aksine – anlam dolu bir evrende
yaşadığımızı ve herkesin bütünün bir parçası olduğunu hatırlatır.
Şu
tasvire bir bakın: Eski dünyada yerküre canlı ve anlam dolu bir
evrenle çevrelenmiş olarak merkezde dururdu. Şimdi, modern dünyada
bu bırakılmıştır. Evren neredeyse bomboştur. Canlı bir şey yoktur.
Yalnızca bir anlamı olmayan birkaç taş vardır. Ama astroloji bize
orada bir anlam olduğunu ve gökyüzünde önemli bir şeyler görmekte
olduğumuzu hatırlatır.
BİR BİREY
İÇİN BU NE ANLAMA GELİR?
Bu, kehanetlerin nasıl kullanılmakta olduğuna
göre değişir.
Kehanete güç merakıyla ya da zayıflık nedeniyle
mi başvuruyorum?
Doğru biçimde mi danışıyorum?
Alametlerin bağımlısı mı oldum? Körlemesine itaat
mi ediyorum? Evimden yalnızca kartlar izin verdiğinde mi çıkıyorum?
Böyle anlarda şunu hatırlamak önemlidir: “Bir
kehanet mükemmel bir hizmetkâr, ama çok kötü bir efendidir!”
Tavsiyesini dinlemek çok yararlıdır, ama onu patronunuz hâline
getirirseniz acımasız bir sisteme dönüşür.
Yoksa kalıcı mutluluğu garanti edecek olan
ezoterik bir talih sigortası mı arıyorum?
Ben ne yaparsam yapayım sonucunun iyi olacağını
garantilemek mi istiyorum?
Bunun ezoterikle hiç ilgisi yoktur. Her kararını
ve her hareketini kartlara soran kişi büyük olasılıkla spiritüel bir
arayışta olan bir kişi değil, daha ziyade güvence peşinde koşan
endişe dolu bir kişidir.
Kehanetin anlamını, herhangi bir belirsizliğe
şans vermeksizin aklımla düz olarak mı kavramaya çalışıyorum?
O zaman eski Yunanlıların ne söylemiş olduğunu
hatırlamak yararlı olacaktır: “Bir kehanetin sözcükleri tohum
gibidirler. Anlam ile sıkıca doldurulmuşladır ve içlerindeki
boyutlar zaman içerisinde görünür hâle gelirler.”
Daha derin bir kavrayış mı arıyorum?
Kehanetlere, kendimi daha iyi bilebilmek ve bir
şeyin başıma neden geldiğini anlamak için mi danışıyorum?
Kendi sorumluluğumu onlara yansıtmaksızın
onlardan birer danışman olarak mı yararlanıyorum?
Tüm bu durumlarda, kehanetler yaşamımızı
zenginleştirirler.
BİR KEHANETİN TAVSİYESİ NE KADAR GÜVENİLİRDİR?
Kesinkes ve daima bağlayıcı ve doğru mudur? Bunun
cevabı muhtemelen hayırdır, çünkü gelecek belli değildir.
Zaman, liflerden örülmüş bir ip gibidir. İp
geçmiş, lifler de gelecekteki olasılıklardır. Bu liflerin bazılarını
yönelimler olarak kabul edebiliriz. Bazıları çekilip çıkartılırken,
bazıları yenilenirler. İçinde tüm geleceğin yazılı olduğu, yaşam
kitabı diye bir şeyin olduğuna ben inanmıyorum. Gelecek değişmez
değildir, ama biz onu kalıcı olarak biçimlendirebiliriz. Bütün gün
boyunca kararlar alırız ve işte ip böyle uzar.
Ama elbette, tamamıyla özgür değilizdir.
Hepimizin geri iade edemeyeceğimiz bir horoskobu vardır. Buraya,
bize horoskobumuzla yansıtılan belirli bir potansiyel ile
gelmişizdir. Ve bizi bireysel doğamızı ortaya koymaya iten içsel ve
bilinçdışı bir dürtümüz vardır. Ama genellikle bu, zenginlik,
şöhret, güç vb. gibi başka hedefler için çabalayan egomuzun
düşünceleri ile yeterince uyum içerisinde değildir. Bu dürtü
egomuzdan daha güçlü hâle geldikçe bize, hem olmasını istemediğimiz
hem de ne olduğunu anlamadığımız, bir şeyler olmakta olduğunu
hissederiz. Ve alın yazısı dediğimiz budur. Bu bizi, standart
modeller yerine kendi biricik bireyselliğimizi geliştirmeye iten
içsel bir tabiat kanunudur.
Şu deyişi bilir misiniz? “Hepimiz orijinal
kopyalar olarak doğarız, ama çoğu insan sıradan bir kopya olarak
ölür.”
KEHANETLERİN NASIL İŞLEDİKLERİNE DAİR BİR
AÇIKLAMA VAR MIDIR?
Ünlü senkronisite (zamandaşlık) kelimesi hiçbir şey
açıklamaz, aynı esnada meydana gelen iki şey arasında bir anlam
olduğunu söyleyen güzel bir kelimedir sadece. Öte yandan o fenomene
ilişkin hiçbir açıklama yapmaz. Dolayısıyla gelin bir açıklama
bulmaya çalışalım:
Öncelikle zamanın niteliğine sahibiz ki bu, her
anın kendine özgü bir anlamı var demektir. Holistik bakış açısıyla
da şöyle ekleyebiliriz, cevap ve soru, iki ayrı şey değil bir
bütündürler. Eğer bu iki fikri bir araya getirecek olursak, bir
soruyu sorduğumuz zaman anının, içinde cevabı da barındırdığı
sonucuna varırız. Şimdi tek ihtiyacımız olan şey anın anlamını
keşfedebilmemizi sağlayacak bir sistemdir. Ve her kehanetin de
kendine özgü yöntemiyle yapmakta olduğu şey budur. Astrolog
yıldızları incelemek için gökyüzüne – ya da bugünlerde bilgisayara –
bakar, eski Çin’de insanlar I Ching’in kehanetine danışmak için para
atmışlardır, Tarot açanlar rastlantısal bir kümeleşme elde etmek
için kartları karıştırırlar, Druidler de aynı şeyi Rune taşları ile
yapmışlardır ve benzerleri. Belirli bir zaman noktasında tüm bu
kehanetler kendi resimsel dilleriyle aynı cevabı vereceklerdir.
Dolayısıyla konu bir kehanetin bir diğerinden daha iyi olup
olmadığı, Rider kartları yalan söylerken Crowley kartlarının doğruyu
söyleyip söylemediği değildir. Konu sizin hangi dili en iyi
anladığınızdır. Astrolojinin dili, I Ching’in dili, Rune taşları,
kartlar, her ne ise.
Ancak üzerinde düşünmemiz gereken bir görüş daha
vardır.
Bilinçdışı
Genellikle bilinçdışımızdan, içimizde bir
yerlerde duran küçük bir kara kutuymuş gibi bahsederiz. Ama nerede
ve ne kadar derinde olduğunu, sınırları olup olmadığını kimse
bilmez. Belki de bizim sonsuzlukla olan bağımızdır.
Bir dalga düşünün. Bu dalganın daima denizin en
derin noktasıyla bir teması vardır. Dalgayı bizim bireysel doğamızın
sembolü olarak kabul edelim. O zaman üst yüzeydeki beyaz köpükler
bizim bilincimiz, dalganın koyu kısımları kişisel bilinçdışımız,
deniz de kolektif bilinçdışıdır. Bu bize, biz bilmesek bile bizim
daima sonsuzluk ile bir temas içerisinde olduğumuzu gösterir. Biz
bilmeyiz çünkü zihnimizin zamanda ve mekânda bilinçlenebilmesi için
“frekansların düşürülmesi” gerekmiştir.
Bu örneklemeyi ters çevirecek olursak bir başka
güzel sembol elde ederiz.
Bu bir paraboldür. Eğer bu odaktan ışınlar
gönderecek olursanız hepsi eğriden geri yansıtılacaklar ve
paraleller olarak sonsuzluğa doğru gönderileceklerdir. Geometri bize
– biz böyle bir şeyi tasavvur edemesek de - paralellerin sonsuzlukta
birleştiğini söyler. Öte yandan bunun anlamı, parabolün bir bu
dünyada, bir de transandant başka bir kürede odak noktası olduğudur.
Ve ikisi kalıcı bir temas içerisindedirler. Dolayısıyla, biz artık
Tanrıların ve Tanrıçaların seslerini duymuyor olsak da zihnimiz
oraya uzanabildiği için üst benlikle daima temas içerisindeyizdir.
Üç kelime var ki, sanırım insanlığın, biz üçünün
de farklı bir anlamı olduğuna inanıyor olmamıza rağmen, aslında
hepsinin aynı şeyi tanımladığını anlamaya başlaması fazla uzun zaman
almayacaktır. Bu kelimeler : Alın yazısı – Rastlantı – Bilinçdışı.
Ben, bizim alın yazısı olarak deneyimlediğimiz rastlantısal olaylara
neden olan şeyin bilinçdışı olduğuna inanıyorum.
TANRIÇANIN DÖNÜŞÜ
Kehanetlerin dönüşünden bahsettik. Ama bu daha
büyük bir fenomenin sadece bir yan etkisidir: Tanrıçanın dönüşü.
Bildiğimiz gibi, yaklaşık 5000 yıl önce
ataerkilliğin kendisini göstermeye başlamasıyla dinsel inançlarda
erkek Tanrılar baskın konuma geçmişler, önceleri Cennet/Gökyüzü
Kraliçesi olan büyük Ana Tanrıça ise giderek yeraltına
indirilmiştir. Buna paralel olarak logos (deyi), akıl ve sağ tarafın
tüm simgeleri yüceltilirlerken, ruh, duygular ve sol taraf şiddetle
değersizleştirilmişlerdir. Bütün kült rahibelerden alınmış ve
rahiplerin ellerine teslim edilmiştir. Halklar artık kraliçeler
tarafından değil krallar tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Ve
İsrail’in ömür boyu ilk kralı olan Kral Dâvud (M.Ö. 1000) ile
birlikte ataerkillik anaerkil düzeni kesinkes zaptetmiş ve de
yıkmıştır. Yaklaşık 3000 yıl sonra çark dönmeye başlamıştır. 18.
yüzyılın sonunda Fransız İhtilali ile başlayarak krallar birer birer
tahtlarını bırakmak zorunda kalmışlardır. Ve 1950’lerde Mısır Kralı
Faruk tahtından çekilmek zorunda kaldığında geleceğe ilişkin gülünç
gelen bir öngörüde bulunmuştur. 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde
yalnızca beş kralın kalmış olacağını söylemiştir. Bu krallar sinek,
maça, kupa ve karo kralları ile İngiliz Kralı! Biraz daha fazla kral
kalmış olduğunu bilmemize rağmen, monarşilerin zamanının dolmuş
olduğu açıktır ve bu, ataerkil düzen için de geçerlidir. Geçtiğimiz
200 yıl içerinde dişil yön oldukça fazla değer kazanmıştır ve
özellikle son yüzyılda Tanrıçanın bu dönüşünü gözlemlemek mümkündür.
-
politik à
yükselen sol kavramı
-
felsefi à
zamanının öncü filozofu olan Nietzche’nin Tanrı’nın ölmüş olduğuna
dair deklarasyonu - elbette bununla ataerkil Tanrıyı kastetmiştir
çünkü başka kalmamıştır
-
psikolojik à
Freud ve Jung tarafından biliçdışının keşfedilişi
-
tıp ve diğer dallar à
Hahnemanns tarafından homeopatinin keşfedilişi ve bize ilaçlarda
güçlü etkilerin yalnızca yüksek doz uygulaması (açık bir eril
düşünce biçimi) ile mümkün olmadığını, aşırı seyreltilmiş
ilaçlarla da aynı etkilerin sağlanabileceğini göstermesi
-
ve bunun 1930’da astrolojide görülen paraleli
à çok küçük ve çok uzak olmakla
birlikte etkisi çok güçlü (homeopatik) olan bir planetin,
Pluto’nun keşfedilişi
-
dinî à Papa’nın
1950’de ilan ettiği dogma ile Meryem’in göğe çıkış öğretisini
onaylaması – Jung’a göre refomdan bu yana meydana gelen en önemli
dinî olay
-
günlük yaşam à
solakların sol elleriyle yazmalarına izin verilmesi ve sola doğru
dansetmenin artık bir tabu olmaması
-
ve elbette güya kâfir işi olan geleneklerin
geri dönüşü, doğaya karşı yeni yaklaşım ve tüm ezoterik alanlara
olan ilgideki etkileyici artış
Tüm bunlar Tanrıçanın yeraltı dünyasından dönmüş
olduğunu göstermektedir. Sadece kongre boyunca olmamak kaydıyla ruhu
bizimle olsun.
Beni
dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
© Hajo
Banzhaf
Çeviren:
Güneş İlhan Yamanlıca