1200
YILLIK ÖMÜR ve TANRIÇA
BARIŞ
İLHAN
"Dünyayı
hakikat ve manalarla doldurman için sana üç yüz veya dört yüz yıllık
aziz ömrü verilmesi gerekirdi” diyen karısını “Niçin, ben ne Firavun,
ne Nemrudum, benim bu toprak aleminde ne işim var? Bana bu fani dünyada huzur
nasıl olur? Ben birkaç mahbusun kurtarılması için bu dünya zindanına
hapsolmuşum. Yakında Allah’ın sevgili dostu Peygamber’in yanına dönmeyi
umuyorum. Ben insanlara faydam dokunsun diye şu dünya hapishanesinde kalmışım.
Yoksa hapishane nerede? Ben nerede? Kimin malını çalmışım da bu hapse atılmışım.”
diye yanıtlayan Mevlana haberlerde genetik haritanın çözülmesiyle insan ömrünün
1200 yıla çıkacağını dinleseydi herhalde kahrından o anda ölürdü.
Diyelim ki
Mevlana kendi özgür iradesiyle hastalığına genetik müdahaleyi önledi, ama
ya eşi, dostu, çocukları ve sevenleri o trans halindeyken bunu yaparlarsa…
Doğrusu ya insan bu gelişmeye sevinsin mi, üzülsün mü bilemiyor. Neyse ki
henüz şu anda ömrümüzle ilgili bir karar aşamasında değiliz.
Bir bomba gibi
yaşamımızın ortasına düşen bu haber bize yine 11 Ağustos 1999 Güneş
Tutulmasını hatırlattı. Benzeri en son yaklaşık 2000 yıl önce gerçekleşen
bu Tutulma esnasında Boğa, Aslan, Kova ve Akrep burçlarında bulunan
gezegenlerin oluşturduğu büyük kare veya haç biçimi evrenin sembolik
dilini tercüme eden astrologlar tarafından Kozmik Tapınağın Kapısının açılması
olarak yorumlanıyordu. Ayrıca, bu göksel olay, dinsel ağırlıklı bazı görüşler
tarafından da Kıyamet Günü olarak bekleniyordu. Genetik haritanın çözülmesi
bir bakıma kıyamet olarak yorumlanabilir. Neticede insanoğlu eline kendi
kaderiyle oynama gücünü geçirmiş bulunuyor. Ehh, Tanrı da bunun karşısında
boş durmaz herhalde. Tanrı’yı daha sevecen düşünen diğer bazı görüşlere
göre Kozmik Tapınağın Kapısı açıldığında Tanrı ya insan suretinde
yeryüzüne inecekti ya da elçisini gönderecekti. Belki de bu elçi İsa
olacaktı. Nitekim 2000 yılında İsa'nın inişini karşılamak için insanlar
akın akın İsrail’e taşınıyorlardı. Ancak bu defa Tanrı insanları şaşırttı
ve elçisini İsrail’de İsa yerine, Amerika’da Clinton biçiminde kameraların
önüne geçirdi. Elçinin Dünya’ya inmesinin amacı kuşkusuz yeni bir dini
başlatmaktı. Şimdi her şey biz insanların bu yeni dine ne şekilde tepki
vereceğimize kalmış gibi görünüyor.
Ancak bu arada
aşikar biçimde gözönünde gerçekleşmeyen başka hareketlerin de
bulunabileceğini unutmamalıyız. Bu Kozmik Tapınağın Kapısından Tanrı
yerine Tanrıça’nın da inmesi söz konusu. Son on yıldır gökyüzündeki
hareketler Tanrıça’nın Dünya’ya dönme hazırlığında olduğunu gösteriyorlardı.
Ama astrolojide Ay (duygular, bilinçaltı) ile simgelenen Tanrıça karanlığı
sevdiği için Güneş gibi parlayarak göz önünde görülmez. O çoktan, bir
gece çaktırmadan içimize sızmış olabilir. Dolayısıyla 1200 yıllık ömür
ve kanserin tedavisi hayaliyle dışarıya yönelmeden önce içimize bir göz
atmakta yarar var.

Efsaneye göre
başlangıçta Tanrıça kocasına çok kötü davranıp, bir takım ihtiyaçları
için ondan yararlanıyormuş. Bundan sıkılan kocası olaya el koymuş Tanrıça’yı
uzaklara sürerek kendisini Tanrı ilan etmiş ve kendisine eş olarak da uysal,
her şeye boyun eğen bir kadın seçmiş. Yani bir bakıma kadın ikiye bölünmüş.
Boyun eğen bölümü Tanrı’nın yanında, şirret bölümü de sürgündeymiş.
Ancak bu bölünme ne Tanrı’ya ne de Tanrıça’ya mutluluk getirmemiş.
Uzun süren bu mutsuzluktan sonra Tanrıça Tanrı’nın yanındaki yerini
almak, kendisini bütünlemek amacıyla dönüş kararını vermiş. Ancak bu
defa niyeti Tanrı’yı yenmek değil, onunla birlikte, birbirlerini bütünleyerek
yaşamakmış.
Ay astrolojide
bizim en derin duygusal yapımızı ve ihtiyaçlarımızı, duyarlılığımızı
ve alıcılığımızı, hepimizin içinde bulunan kadınsı yönümüzü temsil
eder. Ayrıca ne tür bağlar kurduğumuzu, kendimizi nasıl koruduğumuzu,
beslediğimizi ve nasıl köklerimize ait hissettiğimizi gösterir. Eğer
kendimizle barış yapmak, hem kendimizi hem sevdiklerimizi besleyen ve büyüten
ilişkiler kurmak istiyorsak Ay’ın gereksinimlerine yanıt vermek zorundayız.
Ancak mevcut
toplumsal ve dinsel yapıda bunu yapmak çok zor. Tanrıça sürgüne gidip,
yerine Tanrı geçtiğinden beri Ay’ın özelliklerinin sürekli bastırıldığı
ve aşağılandığı bir dünyada yaşıyoruz. Tanrıça’nın canlı, güçlü,
yaşam veren enerjileri erkeksi toplum tarafından sürekli dışlanıyor.
Neticede kadınsılıktan geriye sadece güçsüz ve bağımlı yönü kalıyor.
Bu bölünme sonucunda akıl duygularla, bilmek inanmakla, mantıkla açıklanabilen
mantıkla açıklanamayanla, fizik fizikötesiyle savaşır hale geliyor.
Duygularımız ve sezgilerimiz bir kenara atılıyor. Bilimin doğaya bağımlılığı
unutularak doğaya hakim olması bekleniyor. Bilim ve teknolojinin insanî
boyuttan uzak yöntemleri insanın bu dünyada kendisini ait ve güvende
hissetmesini engelliyor. Teknoloji bir yandan bizi büyülerken, diğer yandan
bizi bir makineye dönüştürebileceğinden korkuyoruz. Sadece “olmakla”
yetinmek yerine “yapmak” zorunda olduğumuzu düşünüyoruz. “Yapamayınca”
Tanrı’nın bizi sevmediğini zannediyoruz. Tanrı’yı bir kenara bırakın,
biz kendimizi sevmiyoruz. Kendimizi beslemiyoruz, desteklemiyoruz. Yani
kendimize annelik edip kendimizi büyütemiyoruz. Ya hâlâ sürgünde bulunan
Tanrıça’nın rahmine döneceğimiz günlerin özlemiyle yaşıyor, ya da
Tanrı’nın hoşuna gideceğini zannettiğimiz işleri yapıyoruz. Dış dünyadaki
işlere yönelerek, kendine yeterli, güçlü insanlar olmaya çalışıyoruz.
Ancak içimizdeki bölünme nedeniyle bunu yapabilmek çok zor. Eğer erkeksi yönümüzü
doğru geliştirmek istiyorsak önce kadınsı yönümüzü yavaş yavaş onunla
birleştirmemiz gerekiyor. Kendi içimizde bütünleşmemiz gerekiyor.
Eğer içimizde
sürgüne gönderilen “kötü anneyi”, yani biçim değiştirmiş kadınsı
yönümüzü bulamazsak, onun yokluğunda bizi sürekli başarı ve kusursuzluğa
doğru zorlayan biçim değiştirmiş erkeksi yönümüzle telaffi etmeye çalışırsak
duygusal ve fiziksel hastalıklara yakalanmaktan kurtulamayız. Yani sürekli
genetik müdahale için para biriktirmemiz gerekir. Oysa “kötü anneyi”
bulmanın ve kendimizi iyileştirmenin yolu bilinçli şekilde bilinçsizliği
seçmekten geçer. Latince adı “Luna” olan Ay aynı zamanda “lunatik
(deli)” sözcüğünün kökenidir. Biz akıllı insanlar için bilinçli biçimde
delirmek ne kadar zor değil mi?
Ay’la temsil
edilen doğum karanlıkta başlar. Bizim için karanlık ölüm, depresyon,
kimsesizlik demektir. Kötü bir şeydir. Karanlıktan korkarız, hemen ışıkları
yakarız. Ay’ı Güneş’le bastırmaya çalışırız. Yani Tanrı’yı
Tanrıça’ya tercih ederiz. Bilinçli halimizi bilinçsizliğe, bilmeyi
bilmemeye, belirginliği belirsizliğe tercih ederiz. Belirsizlikten kurtulmak için
“bilmeye” aşırı önem veririz. Oysa karanlığı ancak Ay aydınlatabilir.
Ancak Ay karanlıkla ışığı birleştirebilir. Ancak Ay bizi besleyen Toprak
Ana’yla temasa geçmemizi sağlayabilir. İyileşme ancak Ay’a özgü ışıkta
barınır. İyileşmek ve bütünleşmek için Ay’ın karanlıklarına dalmamız,
köklerimize doğru yönelmemiz, temellerimizi keşfetmemiz gerekir. Bunun için
yalnızlık ve acıyı kabullenmemiz gerekir. İçimizdeki Tanrıça’nın,
Toprak Ana’nın veya “anne”nin bize yol göstereceğine güvenmemiz
gerekir. Ay’ın yolu kolay değildir, özveri ister. Acılar içinden yürümeyi
öğrenmemizi ister. Ancak bütünleşme zorunlu olduğu için ellerimizi gökyüzündeki
Tanrı’ya kaldırmamız faydasızdır. Yeraltında, karanlıkta bizi bekleyen
Tanrıça’yla temasa geçmeden bütünleşemeyiz.
Artık Tanrıça
bizi çağırmaya başladı. Doğal beslenme, doğal tedavi yöntemleri, spiritüel
akımlar, Batıda giderek ağırlık kazanan Doğu felsefeleri, hemen her filmde
rastladığımız inanç temaları, mevcut dinlerin sorgulanması, yeryüzünün
depremsel ve volkanik hareketleri, ilk sanal spiker Anonava, hepsi bunun göstergeleri.
1200 yıllık ömrü mutlu yaşamak için önce Tanrıça’yla tanışmak daha
akıllıca görünüyor. Ne dersiniz?