Astrolojİ  Dergİsİ

 

 

   ANASAYFA

 

Astrolojiye Giriş

- Giriş-Gezegenler
- Burçlar
- Yükselen Burçlar
- Ay Burçları
- Evler
- Açılar

 

Yazılar ve Konular

- Makaleler 
-
Astroloji Tarihi
-
Mitolojik Astroloji
-
Astroloji ve Sağlık
-
Gezegen Döngüleri
-
Astronomi
 

 

Çeşitli

- Öyküler,Öğütler
-
Rüyalar - Semboller
-
Karikatürler
-
Çin Burçları
-
Doğum Günü Renkleri

 

Tablolar

- Burç Değişimi
- Enlem ve Boylam
- Yaz Saati
- Ay Fazları
- Gökgünlüğü
- Sembol Anahtarı  
  

 

Test

- 4 Element Testi

 

Linkler

- Astroloji Siteleri
-
Kitaplık
-
Barış İlhan Yayınevi

 

Haberler

- Haberler
-
Araştırma
-
Seminer-Eğitim


 

 

          Foto Galeri

      

Okuyucu Mektupları

 

 

 

 

BARIŞ İLHAN

kişisel sitesi

 

NCGR-TURKEY

 

TAROT DERGİSİ

 

          

1200 YILLIK ÖMÜR ve TANRIÇA

BARIŞ İLHAN

"Dünyayı hakikat ve manalarla doldurman için sana üç yüz veya dört yüz yıllık aziz ömrü verilmesi gerekirdi” diyen karısını “Niçin, ben ne Firavun, ne Nemrudum, benim bu toprak aleminde ne işim var? Bana bu fani dünyada huzur nasıl olur? Ben birkaç mahbusun kurtarılması için bu dünya zindanına hapsolmuşum. Yakında Allah’ın sevgili dostu Peygamber’in yanına dönmeyi umuyorum. Ben insanlara faydam dokunsun diye şu dünya hapishanesinde kalmışım. Yoksa hapishane nerede? Ben nerede? Kimin malını çalmışım da bu hapse atılmışım.” diye yanıtlayan Mevlana haberlerde genetik haritanın çözülmesiyle insan ömrünün 1200 yıla çıkacağını dinleseydi herhalde kahrından o anda ölürdü.

Diyelim ki Mevlana kendi özgür iradesiyle hastalığına genetik müdahaleyi önledi, ama ya eşi, dostu, çocukları ve sevenleri o trans halindeyken bunu yaparlarsa… Doğrusu ya insan bu gelişmeye sevinsin mi, üzülsün mü bilemiyor. Neyse ki henüz şu anda ömrümüzle ilgili bir karar aşamasında değiliz.

Bir bomba gibi yaşamımızın ortasına düşen bu haber bize yine 11 Ağustos 1999 Güneş Tutulmasını hatırlattı. Benzeri en son yaklaşık 2000 yıl önce gerçekleşen bu Tutulma esnasında Boğa, Aslan, Kova ve Akrep burçlarında bulunan gezegenlerin oluşturduğu büyük kare veya haç biçimi evrenin sembolik dilini tercüme eden astrologlar tarafından Kozmik Tapınağın Kapısının açılması olarak yorumlanıyordu. Ayrıca, bu göksel olay, dinsel ağırlıklı bazı görüşler tarafından da Kıyamet Günü olarak bekleniyordu. Genetik haritanın çözülmesi bir bakıma kıyamet olarak yorumlanabilir. Neticede insanoğlu eline kendi kaderiyle oynama gücünü geçirmiş bulunuyor. Ehh, Tanrı da bunun karşısında boş durmaz herhalde. Tanrı’yı daha sevecen düşünen diğer bazı görüşlere göre Kozmik Tapınağın Kapısı açıldığında Tanrı ya insan suretinde yeryüzüne inecekti ya da elçisini gönderecekti. Belki de bu elçi İsa olacaktı. Nitekim 2000 yılında İsa'nın inişini karşılamak için insanlar akın akın İsrail’e taşınıyorlardı. Ancak bu defa Tanrı insanları şaşırttı ve elçisini İsrail’de İsa yerine, Amerika’da Clinton biçiminde kameraların önüne geçirdi. Elçinin Dünya’ya inmesinin amacı kuşkusuz yeni bir dini başlatmaktı. Şimdi her şey biz insanların bu yeni dine ne şekilde tepki vereceğimize kalmış gibi görünüyor.

Ancak bu arada aşikar biçimde gözönünde gerçekleşmeyen başka hareketlerin de bulunabileceğini unutmamalıyız. Bu Kozmik Tapınağın Kapısından Tanrı yerine Tanrıça’nın da inmesi söz konusu. Son on yıldır gökyüzündeki hareketler Tanrıça’nın Dünya’ya dönme hazırlığında olduğunu gösteriyorlardı. Ama astrolojide Ay (duygular, bilinçaltı) ile simgelenen Tanrıça karanlığı sevdiği için Güneş gibi parlayarak göz önünde görülmez. O çoktan, bir gece çaktırmadan içimize sızmış olabilir. Dolayısıyla 1200 yıllık ömür ve kanserin tedavisi hayaliyle dışarıya yönelmeden önce içimize bir göz atmakta yarar var.

Efsaneye göre başlangıçta Tanrıça kocasına çok kötü davranıp, bir takım ihtiyaçları için ondan yararlanıyormuş. Bundan sıkılan kocası olaya el koymuş Tanrıça’yı uzaklara sürerek kendisini Tanrı ilan etmiş ve kendisine eş olarak da uysal, her şeye boyun eğen bir kadın seçmiş. Yani bir bakıma kadın ikiye bölünmüş. Boyun eğen bölümü Tanrı’nın yanında, şirret bölümü de sürgündeymiş. Ancak bu bölünme ne Tanrı’ya ne de Tanrıça’ya mutluluk getirmemiş. Uzun süren bu mutsuzluktan sonra Tanrıça Tanrı’nın yanındaki yerini almak, kendisini bütünlemek amacıyla dönüş kararını vermiş. Ancak bu defa niyeti Tanrı’yı yenmek değil, onunla birlikte, birbirlerini bütünleyerek yaşamakmış.

Ay astrolojide bizim en derin duygusal yapımızı ve ihtiyaçlarımızı, duyarlılığımızı ve alıcılığımızı, hepimizin içinde bulunan kadınsı yönümüzü temsil eder. Ayrıca ne tür bağlar kurduğumuzu, kendimizi nasıl koruduğumuzu, beslediğimizi ve nasıl köklerimize ait hissettiğimizi gösterir. Eğer kendimizle barış yapmak, hem kendimizi hem sevdiklerimizi besleyen ve büyüten ilişkiler kurmak istiyorsak Ay’ın gereksinimlerine yanıt vermek zorundayız.

Ancak mevcut toplumsal ve dinsel yapıda bunu yapmak çok zor. Tanrıça sürgüne gidip, yerine Tanrı geçtiğinden beri Ay’ın özelliklerinin sürekli bastırıldığı ve aşağılandığı bir dünyada yaşıyoruz. Tanrıça’nın canlı, güçlü, yaşam veren enerjileri erkeksi toplum tarafından sürekli dışlanıyor. Neticede kadınsılıktan geriye sadece güçsüz ve bağımlı yönü kalıyor. Bu bölünme sonucunda akıl duygularla, bilmek inanmakla, mantıkla açıklanabilen mantıkla açıklanamayanla, fizik fizikötesiyle savaşır hale geliyor. Duygularımız ve sezgilerimiz bir kenara atılıyor. Bilimin doğaya bağımlılığı unutularak doğaya hakim olması bekleniyor. Bilim ve teknolojinin insanî boyuttan uzak yöntemleri insanın bu dünyada kendisini ait ve güvende hissetmesini engelliyor. Teknoloji bir yandan bizi büyülerken, diğer yandan bizi bir makineye dönüştürebileceğinden korkuyoruz. Sadece “olmakla” yetinmek yerine “yapmak” zorunda olduğumuzu düşünüyoruz. “Yapamayınca” Tanrı’nın bizi sevmediğini zannediyoruz. Tanrı’yı bir kenara bırakın, biz kendimizi sevmiyoruz. Kendimizi beslemiyoruz, desteklemiyoruz. Yani kendimize annelik edip kendimizi büyütemiyoruz. Ya hâlâ sürgünde bulunan Tanrıça’nın rahmine döneceğimiz günlerin özlemiyle yaşıyor, ya da Tanrı’nın hoşuna gideceğini zannettiğimiz işleri yapıyoruz. Dış dünyadaki işlere yönelerek, kendine yeterli, güçlü insanlar olmaya çalışıyoruz. Ancak içimizdeki bölünme nedeniyle bunu yapabilmek çok zor. Eğer erkeksi yönümüzü doğru geliştirmek istiyorsak önce kadınsı yönümüzü yavaş yavaş onunla birleştirmemiz gerekiyor. Kendi içimizde bütünleşmemiz gerekiyor.

Eğer içimizde sürgüne gönderilen “kötü anneyi”, yani biçim değiştirmiş kadınsı yönümüzü bulamazsak, onun yokluğunda bizi sürekli başarı ve kusursuzluğa doğru zorlayan biçim değiştirmiş erkeksi yönümüzle telaffi etmeye çalışırsak duygusal ve fiziksel hastalıklara yakalanmaktan kurtulamayız. Yani sürekli genetik müdahale için para biriktirmemiz gerekir. Oysa “kötü anneyi” bulmanın ve kendimizi iyileştirmenin yolu bilinçli şekilde bilinçsizliği seçmekten geçer. Latince adı “Luna” olan Ay aynı zamanda “lunatik (deli)” sözcüğünün kökenidir. Biz akıllı insanlar için bilinçli biçimde delirmek ne kadar zor değil mi?

Ay’la temsil edilen doğum karanlıkta başlar. Bizim için karanlık ölüm, depresyon, kimsesizlik demektir. Kötü bir şeydir. Karanlıktan korkarız, hemen ışıkları yakarız. Ay’ı Güneş’le bastırmaya çalışırız. Yani Tanrı’yı Tanrıça’ya tercih ederiz. Bilinçli halimizi bilinçsizliğe, bilmeyi bilmemeye, belirginliği belirsizliğe tercih ederiz. Belirsizlikten kurtulmak için “bilmeye” aşırı önem veririz. Oysa karanlığı ancak Ay aydınlatabilir. Ancak Ay karanlıkla ışığı birleştirebilir. Ancak Ay bizi besleyen Toprak Ana’yla temasa geçmemizi sağlayabilir. İyileşme ancak Ay’a özgü ışıkta barınır. İyileşmek ve bütünleşmek için Ay’ın karanlıklarına dalmamız, köklerimize doğru yönelmemiz, temellerimizi keşfetmemiz gerekir. Bunun için yalnızlık ve acıyı kabullenmemiz gerekir. İçimizdeki Tanrıça’nın, Toprak Ana’nın veya “anne”nin bize yol göstereceğine güvenmemiz gerekir. Ay’ın yolu kolay değildir, özveri ister. Acılar içinden yürümeyi öğrenmemizi ister. Ancak bütünleşme zorunlu olduğu için ellerimizi gökyüzündeki Tanrı’ya kaldırmamız faydasızdır. Yeraltında, karanlıkta bizi bekleyen Tanrıça’yla temasa geçmeden bütünleşemeyiz.

Artık Tanrıça bizi çağırmaya başladı. Doğal beslenme, doğal tedavi yöntemleri, spiritüel akımlar, Batıda giderek ağırlık kazanan Doğu felsefeleri, hemen her filmde rastladığımız inanç temaları, mevcut dinlerin sorgulanması, yeryüzünün depremsel ve volkanik hareketleri, ilk sanal spiker Anonava, hepsi bunun göstergeleri. 1200 yıllık ömrü mutlu yaşamak için önce Tanrıça’yla tanışmak daha akıllıca görünüyor. Ne dersiniz?

 

Başa Dön

© 2008, BARIŞ İLHAN YAYINEVİ

Bu dergideki tüm yazıların yayın hakkı Barış İlhan Yayınevi'ne aittir. İzinsiz hiçbir alıntı yapılamaz ve kopya edilemez.