Yarın sabah gözünüzü
yabancı bir gezegende açtığınızı hayal edin. Gri renkli sivri kayalıklar
arasında, yabancı bir doğadasınız. Neyse ki ortalık aydınlık ve sağınızı
solunuzu görebiliyorsunuz. Ama aniden hava kararıyor. İlk anda paniğe kapılıyorsunuz,
bir süre sonra, tekrar aydınlanabileceği umudu içinizi rahatlatıyor.
Ancak karanlık, size göre makul bir gece süresini aşmaya başlıyor. İki
gün, üç gün karanlıkta yaşıyorsunuz. Derken ışık beliriyor.
Böyle bir atmosferde, bir
insanın ilk yapacağı şey büyük olasılıkla tekrar ne zaman karanlıkta
kalacağını, sonra ne zaman ışığa kavuşacağını saptamaya çalışmaktır.
Yani kendisine, gökyüzünün ritmine uygun yeni bir ritim yaratmaktır.
Neyse ki yirmibirinci yüzyılın eşiğinde biz bu konuda büyük bir
avantaja sahibiz. Evreni, şimdiki aklımızla, eski insanlara göre daha
fazla tanıyoruz. Gökbilimle ilgilenen birisi hangi gezegende bulunduğunu
saptayıp bu ritmi tahmin edebilir. En cahilimiz bile en azından bir başka
gezegenin üzerinde bulunduğunu bilebilir.
Şimdi kendinizi binlerce yıl
önce Dünya’da hayal edin. Bugünkü bilgilerden yoksun, Dünya’nın gözünüzün
görebildiği büyüklükte düz bir platformdan ibaret olduğunu
zannediyorsunuz. Ve başınızın üzerinde parlayan, ısı saçan yuvarlak şey
giderek alçalıyor. Gökyüzünü de boyayan kıpkırmızı bir yuvarlak
oluyor ve batıyor. Gökyüzünün kararan rengiyle birlikte hava da soğuyor.
Başınızı tam aksi yöne çevirdiğinizde bu sefer bir başka yuvarlağın
yükseldiğini görüyorsunuz. Ama bu yuvarlak daha değişik. Hem yeteri
kadar aydınlatmıyor, hem de ısıtmıyor. Üstelik bir kaç gün sonra
yuvarlağın küçüldüğünü görüyorsunuz. Ertesi sabah parlayan yuvarlak
ortaya çıktığında onun ne denli bir hayat kaynağı olduğunu ve onun
yokluğunda ne kadar aciz kaldığınızı hissediyorsunuz. “Bu kadar güçlü
bir şey olsa olsa bizi yaratan ve bize egemen olan bir şeydir” düşüncesiyle
onu tanrı mertebesine yükseltiyorsunuz. Günler ayları izledikçe bu
yuvarlağın gökyüzünde kalış ve parlayış süresinin de değiştiğini
gözlüyorsunuz. Birkaç ay güçlü olan ışık ve ısı yavaş yavaş azalıyor.
Ilıman bir iklimi soğuklar ve karanlıklar izliyor. Sonra tekrar ortalık ısınmaya,
aydınlanmaya başlıyor. Buna paralel bir biçimde bitki örtüsünde de değişiklikler
yaşanıyor. Böylece gökyüzünde belirli bir ritim olduğunu seziyorsunuz
ve hayattaki aktivitelerinizi o ritme uyduruyorsunuz.
Binlerce yıl önce
insanlar işte bu ritmi saptamak için kayıtlar tutmaya başlamışlar. Bu
kayıtları, aynı zamanda tapınak işlevi de gören, Güneş’in ve Ay’ın
hareketlerini saptayan gözlem alanlarına dayandırmışlar. Güneş’i
sadece gündüzü ve geceyi kontrol etmekte değil, aynı zamanda mevsimlerin
sürelerini ve zamanı ölçmekte kullanmışlar. Aslında kendisi hareket
etmeyen ama Dünya’dan bakıldığında hareket ediyormuş gibi görünen Güneş’in
bir turunun yaklaşık 365 gün sürdüğü saptarken, bu 365 gün içinde iki
gün gündüz ile gecenin uzunluğunun eşitlendiğini ve bir gün gündüzün
geceye, bir gün de gecenin gündüze egemen olduğunu görmüşler. Ve bu dört
günü kullanarak Dünya’nın çevresindeki dairesel uzayı dörde bölmüşler.
21 Haziran (Yengeç burcu- yazın başlangıcı) en uzun günü, 21 Aralık (Oğlak
burcu- kışın başlangıcı) en kısa günü ve 21 Mart (Koç burcu-
ilkbaharın başlangıcı) ile 21 Eylül (Terazi burcu- sonbaharın başlangıcı)
gündüz ile gecenin eşitlendiği günleri gösteriyor. Ve astrolojinin
kalbinde işte bu günler yatıyor.
"Yani astrolojinin
bizzat yıldızlarla hiçbir işi yoktur. O, gün ışığındaki değişimlerle,
daha basit bir dille, mevsimlerle ilgilidir. Peki o zaman Koç, Boğa ve Oğlak
ne oluyor? Bunlar yıldız kümeleri. Yıldızlar. Eğer astroloji yıldızlarla
ilgilenmiyorsa, niçin onlardan bahsediyoruz?
Binlerce yıl önce
astronom-din adamları gün ışığının karanlıklardan süzülüp geldiği
günün sabahında (21 Aralık) Güneş’in Oğlak takım yıldızının içinden
doğduğunu saptamışlar. Bu yıldız kümesi Güneş’in ekliptik üzerindeki
konumunu işaretlemek için elverişli bir görsel işaret olarak hizmet etmiş.
Dünya’nın eksenindeki küçük bir oynama nedeniyle Güneş’in kışın
ilk günündeki konumu Oğlak’tan geriye Yay takım yıldızına kaymış.
Ancak gelenekler yavaş ölüyor. Din adamları dünya kışa girdiğinde Güneş’in
de Oğlak’a girdiğini söylemeye alışık oldukları için bunu söylemeye
devam etmişler.”*
Böylece bu sembolik dil
binlerce yıl sürecek serüvenine başlamış. İlk önceleri Dünya’daki
olayları tahmin etmek için kullanılan bu dil daha sonra insan ölçeğine
indirgenmiş ve insan psikolojisi ile bağlantıları güçlendirilmiş. Örneğin
kışın başlangıcını gösteren 21 Aralık günü başlayan Oğlak
burcundaki insanlar soğuk, ciddi, karamsar insanlar olarak düşünülmüşler.
İlkbaharın başlangıcındaki Koç burcunda doğan insanlar canlı, girişimci
olarak düşünülmüşler. Giderek bu özellikler bir kader gibi çizilmeye
başlanmış. “Koç başladığı işi bitirmez”, “Oğlak gözünün yaşına
bakmaz, başkalarının sırtına basarak tırmanır”, “Kova bağlanmayı
sevmez” gibi cümlelerle insanlar mahkum edilmişler. Bu klişe sözcüklerde
elbette doğruluk payı var, ancak astrolojinin sembolik dilinde bir burcun
gerçekten neyi temsil ettiğini kavramak çok önemli. Ancak o zaman insanlar
bir eğlence aracı gibi gördükleri astrolojiden gerçekten faydalanıp, onu
büyümelerinin bir aracı olarak kullanabilirler.
Astrolojinin sembolik
dilinde burçlar on iki psikolojik süreci temsil ederler. Bu süreçlerin her
birinin bir hedefi, o hedefe ulaşmasını sağlayan kaynakları ve oradan
uzaklaşmasına neden olan gölge yönleri vardır. Örneğin Başak burcunun
hedefi mükemmele ulaşmak, bu yolda kullanacağı kaynak analiz yeteneği, gölgesi
ise olumsuz eleştiri ve kendinden kuşku duymaktır. Yani Başak burcunda dünyaya
gelmiş -veya Güneş’i Başak burcunda bulunan (ikisi aynı şey)- bir
insan bu dünyada, Başak burcu olmayı öğrenecektir. Yaşamı boyunca Başak
burcunun psikolojik sürecini deneyimleyecektir. Öğrenmek söz konusu olduğuna
göre, başlangıçta bunu bilmiyor demektir ve öğrenme sürecinde bir takım
hatalar yapması da doğaldır. Bu noktada, sahip olduğu kaynaklar ona gölgeden
çıkıp hedefine ulaşmasında yardımcı olacaktır. Ancak bu kaynakları
kullanıp kullanmamak insanın elindedir. Yani gökten herhangi bir şey yere
inip o kaynakları harekete geçiremez. Bu işi biz yapmak zorunda olduğumuza
göre astrolojiyi bunu nasıl yapacağımızı gösteren bir rehber olarak
kullanmamız daha akıllıca değil mi?
*Steven
Forrest, İçinizdeki Gökyüzü, İlhan Yayınevi