Astrolojİ  Dergİsİ

 

 

   ANASAYFA

 

Astrolojiye Giriş

- Giriş-Gezegenler
- Burçlar
- Yükselen Burçlar
- Ay Burçları
- Evler
- Açılar

 

Yazılar ve Konular

- Makaleler 
-
Astroloji Tarihi
-
Mitolojik Astroloji
-
Astroloji ve Sağlık
-
Gezegen Döngüleri
-
Astronomi
 

 

Çeşitli

- Öyküler,Öğütler
-
Rüyalar - Semboller
-
Karikatürler
-
Çin Burçları
-
Doğum Günü Renkleri

 

Tablolar

- Burç Değişimi
- Enlem ve Boylam
- Yaz Saati
- Ay Fazları
- Gökgünlüğü
- Sembol Anahtarı  
  

 

Test

- 4 Element Testi

 

Linkler

- Astroloji Siteleri
-
Kitaplık
-
Barış İlhan Yayınevi

 

Haberler

- Haberler
-
Araştırma
-
Seminer-Eğitim


 

 

          Foto Galeri

      

Okuyucu Mektupları

 

 

 

 

BARIŞ İLHAN

kişisel sitesi

 

NCGR-TURKEY

 

TAROT DERGİSİ

 

 

          

BURÇLAR VE MEVSiMLER

Barış İlhan

Yarın sabah gözünüzü yabancı bir gezegende açtığınızı hayal edin. Gri renkli sivri kayalıklar arasında, yabancı bir doğadasınız. Neyse ki ortalık aydınlık ve sağınızı solunuzu görebiliyorsunuz. Ama aniden hava kararıyor. İlk anda paniğe kapılıyorsunuz, bir süre sonra, tekrar aydınlanabileceği umudu içinizi rahatlatıyor. Ancak karanlık, size göre makul bir gece süresini aşmaya başlıyor. İki gün, üç gün karanlıkta yaşıyorsunuz. Derken ışık beliriyor.

Böyle bir atmosferde, bir insanın ilk yapacağı şey büyük olasılıkla tekrar ne zaman karanlıkta kalacağını, sonra ne zaman ışığa kavuşacağını saptamaya çalışmaktır. Yani kendisine, gökyüzünün ritmine uygun yeni bir ritim yaratmaktır. Neyse ki yirmibirinci yüzyılın eşiğinde biz bu konuda büyük bir avantaja sahibiz. Evreni, şimdiki aklımızla, eski insanlara göre daha fazla tanıyoruz. Gökbilimle ilgilenen birisi hangi gezegende bulunduğunu saptayıp bu ritmi tahmin edebilir. En cahilimiz bile en azından bir başka gezegenin üzerinde bulunduğunu bilebilir.

Şimdi kendinizi binlerce yıl önce Dünya’da hayal edin. Bugünkü bilgilerden yoksun, Dünya’nın gözünüzün görebildiği büyüklükte düz bir platformdan ibaret olduğunu zannediyorsunuz. Ve başınızın üzerinde parlayan, ısı saçan yuvarlak şey giderek alçalıyor. Gökyüzünü de boyayan kıpkırmızı bir yuvarlak oluyor ve batıyor. Gökyüzünün kararan rengiyle birlikte hava da soğuyor. Başınızı tam aksi yöne çevirdiğinizde bu sefer bir başka yuvarlağın yükseldiğini görüyorsunuz. Ama bu yuvarlak daha değişik. Hem yeteri kadar aydınlatmıyor, hem de ısıtmıyor. Üstelik bir kaç gün sonra yuvarlağın küçüldüğünü görüyorsunuz. Ertesi sabah parlayan yuvarlak ortaya çıktığında onun ne denli bir hayat kaynağı olduğunu ve onun yokluğunda ne kadar aciz kaldığınızı hissediyorsunuz. “Bu kadar güçlü bir şey olsa olsa bizi yaratan ve bize egemen olan bir şeydir” düşüncesiyle onu tanrı mertebesine yükseltiyorsunuz. Günler ayları izledikçe bu yuvarlağın gökyüzünde kalış ve parlayış süresinin de değiştiğini gözlüyorsunuz. Birkaç ay güçlü olan ışık ve ısı yavaş yavaş azalıyor. Ilıman bir iklimi soğuklar ve karanlıklar izliyor. Sonra tekrar ortalık ısınmaya, aydınlanmaya başlıyor. Buna paralel bir biçimde bitki örtüsünde de değişiklikler yaşanıyor. Böylece gökyüzünde belirli bir ritim olduğunu seziyorsunuz ve hayattaki aktivitelerinizi o ritme uyduruyorsunuz.

Binlerce yıl önce insanlar işte bu ritmi saptamak için kayıtlar tutmaya başlamışlar. Bu kayıtları, aynı zamanda tapınak işlevi de gören, Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini saptayan gözlem alanlarına dayandırmışlar. Güneş’i sadece gündüzü ve geceyi kontrol etmekte değil, aynı zamanda mevsimlerin sürelerini ve zamanı ölçmekte kullanmışlar. Aslında kendisi hareket etmeyen ama Dünya’dan bakıldığında hareket ediyormuş gibi görünen Güneş’in bir turunun yaklaşık 365 gün sürdüğü saptarken, bu 365 gün içinde iki gün gündüz ile gecenin uzunluğunun eşitlendiğini ve bir gün gündüzün geceye, bir gün de gecenin gündüze egemen olduğunu görmüşler. Ve bu dört günü kullanarak Dünya’nın çevresindeki dairesel uzayı dörde bölmüşler. 21 Haziran (Yengeç burcu- yazın başlangıcı) en uzun günü, 21 Aralık (Oğlak burcu- kışın başlangıcı) en kısa günü ve 21 Mart (Koç burcu- ilkbaharın başlangıcı) ile 21 Eylül (Terazi burcu- sonbaharın başlangıcı) gündüz ile gecenin eşitlendiği günleri gösteriyor. Ve astrolojinin kalbinde işte bu günler yatıyor.

"Yani astrolojinin bizzat yıldızlarla hiçbir işi yoktur. O, gün ışığındaki değişimlerle, daha basit bir dille, mevsimlerle ilgilidir. Peki o zaman Koç, Boğa ve Oğlak ne oluyor? Bunlar yıldız kümeleri. Yıldızlar. Eğer astroloji yıldızlarla ilgilenmiyorsa, niçin onlardan bahsediyoruz?

Binlerce yıl önce astronom-din adamları gün ışığının karanlıklardan süzülüp geldiği günün sabahında (21 Aralık) Güneş’in Oğlak takım yıldızının içinden doğduğunu saptamışlar. Bu yıldız kümesi Güneş’in ekliptik üzerindeki konumunu işaretlemek için elverişli bir görsel işaret olarak hizmet etmiş. Dünya’nın eksenindeki küçük bir oynama nedeniyle Güneş’in kışın ilk günündeki konumu Oğlak’tan geriye Yay takım yıldızına kaymış. Ancak gelenekler yavaş ölüyor. Din adamları dünya kışa girdiğinde Güneş’in de Oğlak’a girdiğini söylemeye alışık oldukları için bunu söylemeye devam etmişler.”*

Böylece bu sembolik dil binlerce yıl sürecek serüvenine başlamış. İlk önceleri Dünya’daki olayları tahmin etmek için kullanılan bu dil daha sonra insan ölçeğine indirgenmiş ve insan psikolojisi ile bağlantıları güçlendirilmiş. Örneğin kışın başlangıcını gösteren 21 Aralık günü başlayan Oğlak burcundaki insanlar soğuk, ciddi, karamsar insanlar olarak düşünülmüşler. İlkbaharın başlangıcındaki Koç burcunda doğan insanlar canlı, girişimci olarak düşünülmüşler. Giderek bu özellikler bir kader gibi çizilmeye başlanmış. “Koç başladığı işi bitirmez”, “Oğlak gözünün yaşına bakmaz, başkalarının sırtına basarak tırmanır”, “Kova bağlanmayı sevmez” gibi cümlelerle insanlar mahkum edilmişler. Bu klişe sözcüklerde elbette doğruluk payı var, ancak astrolojinin sembolik dilinde bir burcun gerçekten neyi temsil ettiğini kavramak çok önemli. Ancak o zaman insanlar bir eğlence aracı gibi gördükleri astrolojiden gerçekten faydalanıp, onu büyümelerinin bir aracı olarak kullanabilirler.

Astrolojinin sembolik dilinde burçlar on iki psikolojik süreci temsil ederler. Bu süreçlerin her birinin bir hedefi, o hedefe ulaşmasını sağlayan kaynakları ve oradan uzaklaşmasına neden olan gölge yönleri vardır. Örneğin Başak burcunun hedefi mükemmele ulaşmak, bu yolda kullanacağı kaynak analiz yeteneği, gölgesi ise olumsuz eleştiri ve kendinden kuşku duymaktır. Yani Başak burcunda dünyaya gelmiş -veya Güneş’i Başak burcunda bulunan (ikisi aynı şey)- bir insan bu dünyada, Başak burcu olmayı öğrenecektir. Yaşamı boyunca Başak burcunun psikolojik sürecini deneyimleyecektir. Öğrenmek söz konusu olduğuna göre, başlangıçta bunu bilmiyor demektir ve öğrenme sürecinde bir takım hatalar yapması da doğaldır. Bu noktada, sahip olduğu kaynaklar ona gölgeden çıkıp hedefine ulaşmasında yardımcı olacaktır. Ancak bu kaynakları kullanıp kullanmamak insanın elindedir. Yani gökten herhangi bir şey yere inip o kaynakları harekete geçiremez. Bu işi biz yapmak zorunda olduğumuza göre astrolojiyi bunu nasıl yapacağımızı gösteren bir rehber olarak kullanmamız daha akıllıca değil mi?

*Steven Forrest, İçinizdeki Gökyüzü, İlhan Yayınevi

Başa Dön

© 2008, BARIŞ İLHAN YAYINEVİ

Bu dergideki tüm yazıların yayın hakkı Barış İlhan Yayınevi'ne aittir. İzinsiz hiçbir alıntı yapılamaz ve kopya edilemez.