Astrolojİ  Dergİsİ

 

 

   ANASAYFA

 

Astrolojiye Giriş

- Giriş-Gezegenler
- Burçlar
- Yükselen Burçlar
- Ay Burçları
- Evler
- Açılar

 

Yazılar ve Konular

- Makaleler 
-
Astroloji Tarihi
-
Mitolojik Astroloji
-
Astroloji ve Sağlık
-
Gezegen Döngüleri
-
Astronomi
 

 

Çeşitli

- Öyküler,Öğütler
-
Rüyalar - Semboller
-
Karikatürler
-
Çin Burçları
-
Doğum Günü Renkleri

 

Tablolar

- Burç Değişimi
- Enlem ve Boylam
- Yaz Saati
- Ay Fazları
- Gökgünlüğü
- Sembol Anahtarı  
  

 

Test

- 4 Element Testi

 

Linkler

- Astroloji Siteleri
-
Kitaplık
-
Barış İlhan Yayınevi

 

Haberler

- Haberler
-
Araştırma
-
Seminer-Eğitim


 

 

          Foto Galeri

      

Okuyucu Mektupları

 

 

 

 

BARIŞ İLHAN

kişisel sitesi

 

NCGR-TURKEY

 

TAROT DERGİSİ

 

 

KRAL-SAVAŞCI-BÜYÜCÜ-AŞIK

 

OLGUN ERKEKLİK ARKETİPLERİ YENİDEN KEŞFEDİLİYOR

 

Robert Moore/Douglas Gilette

BÖLÜM  I

ERKEK ÇOCUK PSİKOLOJİSİNDEN ERKEK PSİKOLOJİSİNE:

ARKETİPLERİN YAPISI:

Erkek ruhundaki-olgunlaşmamış veya olgun biçimi ile her arketip enerji potansiyeli, üç köşeli bir yapıya sahiptir. Üçgenin tepesinde, bütünsel arketip bulunur. Tabanında ise arketip, iki kutuplu işlevsiz yani gölge formu ile yer alır. (Şekil için tıklayın)

   

KUTSAL ÇOCUK:

İlk ve en temel olgunlaşmamış erkek enerjisi Kutsal Çocuktur. Kutsal Çocuk arketipi hepimizin içinde güçlü bir akım olarak bulunmaktadır. Bir çok değişik ad almakta ve değişik psikoloji okullarınca farklı şekillerde değerlendirilmektedir. Psikologlar genellikle bu arketipi suçlu bulur ve sonuçta danışanlarını ondan kurtarmaya çalışırlar. Oysa önemli olan, Kutsal Çocuğun olgunlaşmamış erkekliğin temel bir yapısı olarak bizlerde bulunduğunu görebilmektir.

Freud bu arketipten İD, yani “O” olarak söz ediyordu. Bunu, "İlkel" ve "Bebeksi" dürtüler, ahlakdışı, zorlayıcı ve Tanrısal iddialar taşıyan bir yapı olarak ele aldı. "O" çocuğun sınırsız ihtiyaçlarını doyurmakla ilgilenen, kişilik kazanmamış doğanın itici gücüydü.

Psikolog Alferd Adler ondan hepimizin içinde var olan gizli "iktidar dürtüsü" ve aşağılık, zayıflık, kırılganlık, duygularımızı örten gizli “üstünlük kompleksi” olarak söz etmişti. (Kutsal Çocuğun hem her zaman güçlü, evrenin merkezi, hem de aynı zamanda tamamen çaresiz ve zayıf olduğunu hatırlayalım. Aslında bu  bebeklerin gerçekten yaşadığı bir durumdur.)

 

“Benlik psikolojisi” ni geliştiren Heinz Kohut, bu arketipten “devasa benlik  organizasyonu” (grandiose self organization) olarak söz eder. Bu oluşum, kendimizden ve başkalarından, asla olamayacakları bir şekilde davranmalarını ister. Bu en yeni psikanalitik teori, söz konusu "bebeksi" devasallıkla özdeşleşen ya da ona esir olan insanların "narsistik kişilik bozukluğu" gösterdiklerini iddia eder.

Carl Jung’u izleyenler ise bu Kutsal Çocuğu farklı bir şekilde ele alırlar. Bu arketipi patolojik bir terim olarak kullanmazlar. Jung’çulara göre içimizdeki bu Kutsal Çocuk “yaşamın kaynağı”dır. Üçgenimsi arketipik yapının en tepesinde, bizi yenileyen, kalbimizi genç tutan Kutsal Çocuğu yaşantılarız. Üçgenin tabanında ise bizim Minik Tiran ve Aciz Prens dediğimiz gölge formları yaşantılarız.

 

MİNİK TİRAN:

Minik Tiran kendini, kendi devasallığı-sınırsız istekleri ile incitir, çünkü yaşaması için gerekli şeyleri yani yiyecek ve sevgiyi reddetmektedir. Minik Tiranın, kendini beğenmişlik, (olumsuz anlamda) çocuksuluk ve sorumsuzluk gibi özellikleri vardır. Tüm bunlar, psikologların şişinme veya patolojik narsisizm dedikleri şeydir. Minik Tiran evrenin merkezi olmadığını ve evrenin onun her ihtiyacını, daha doğrusu sınırsız ihtiyaçlarını ve Tanrılık iddialarını karşılamak için varolmadığını öğrenmek zorundadır. Evren onu besleyip büyütecektir, ama Tanrı olarak değil. Antik Yunanlılar “hubris”in (böbürlenme) daima "nemesis"e (Kaçınılmaz ceza, düşmanlık) yol açtığını söylemişlerdi. Tanrılar çok gururlu, talepkar ve kibirli ölümlülerin daima ayağını kaydırmışlardır. Minik Tiran kontrol altına alınmadığında, tüm hastalıklı sosyapatlar gibi kendini bir Stalin, bir Caligula ya da bir Hitler olarak gösterecektir. Sonuçta kendi ülkesini mahvedecektir.

 

ACİZ PRENS:

Kutsal Çocuğun iki kutuplu gölgesinin diğer ayağı Aciz Prenstir. Aciz Prens çocuğun hakimiyetindeki erkek çocuk (ve yetişkin erkeğin) kişiliği gelişmemiştir, yaşama sevinci yoktur ve çok az inisiyatif sahibidir. Bu çocuk nazlanarak büyümek ister, etrafındakileri sessizliği veya çaresizlikten şikayet edip sızlanması ile kontrol altına alır. Yumuşak yastığı hep başının altında olsun ister. Her şey ona fazla gelir. Çocukların oyunlarına çok az katılır; çok az arkadaşı vardır. Okulda başarılı değildir. Çoğunlukla hastalık  hastasıdır. En ufak isteği ana-babası için bir emirdir. Tüm aile sistemi onun rahatı için seferber olmuştur. Ne var ki, kardeşlerine yönelttiği zehir gibi sözleri, yaralayıcı alayları, onların duygularını hünerlice yönlendirmesi bu çaresizliğin bir çeşit ikiyüzlülük olduğunu açığa çıkarır. Ana-babasını, kendisini hayatın zavallı bir kurbanı olduğuna ve başkalarının ona saldırdığına inandırmıştır; kardeşiyle arasında bir anlaşmazlık çıktığında, ana-baba kardeşi cezalandırır, onu bağışlar.

 

Aciz Prens, Minik Tiranın kutupsal karşıtıdır. Tiranın sinir krizlerini çok az sergilediği için onun tahtı daha zor fark edilir. Tüm iki kutuplu bozukluklarda olduğu gibi; bir uçtaki Ego, bazen diğer uca sıçrar. İki kutuplu manyetizma imgesini, bu durumu anlatmak için kullanabiliriz. Üzerinden geçen elektrik akımının yönüne bağlı olarak mıknatısın kutbu tam tersine döner. Böyle bir dönüş, bir erkek çocukta meydana geldiğinde, çocuk, tiranik patlamalardan bunalımlı bir pasifliğe veya görünür bir zayıflıktan öfkeli dışavurumlara geçecektir.

 

KUTSAL ÇOCUĞA ULAŞMA:

Kutsal Çocuğa tam olarak ulaşabilmek için, onun varlığını kabul etmeli ama onunla özdeşleşmemeliyiz. Erkeksi benliğin bu temel önemdeki yönünün güzelliğini ve yaratıcılığını takdir etmeli ve sevmeliyiz; çünkü eğer onunla bu bağlantıyı kurmazsak yaşamdaki olasılıkları asla göremeyiz. Yenilik ve canlılık için doğan fırsatları yakalayamayız.

 

Kendi kendimize iki soru sormalıyız. Öncelikle Minik Tiran veya Aciz Prensi dışa vurup vurmadığımızı değil, bunu nasıl yaptığımızı sormalıyız, çünkü her her ikisini de bir dereceye kadar ve belli bir biçimde hepimiz göstermekteyiz. En azından çok yorgun  veya çok korkmuş olduğumuzda, çocuklaştığımızda bu kutupları dışa vurmuş oluyoruz. İkinci soru ise, yaratıcı çocuğun içimizde varolup olmadığını değil, onu nasıl  onurlandırdığımız ya da onurlandırıp onurlandırmadığımızdır.

 

ERKEN BÜYÜMÜŞ COCUK:

Bu çocuk her şeyin nedenini bilmek ister. Ana-babasına sorar;”Gökyüzü niye mavi? Yapraklar niye dökülür? Niye her şey ölmek zorunda?” Her şeyin nasıl, nerede ve ne olduğunu bilmek ister. Çoğunlukla kendi sorularını yanıtlayabilmek için erken yaşta okumayı öğrenir. Genelde iyi bir öğrencidir ve sınıf tartışmalarının hevesli bir katılımcısıdır. Bu çocuk, çoğunlukla bir veya birçok alanda üstün nitelikler gösterir. İyi resim çizer, bir müzik aletini yetkin bir şekilde çalar. Sporda iyidir. Erken büyümüş çocuk harika çocukların kaynağıdır. Bir erkekteki Erken büyümüş çocuk, o erkeğin merak ve hevesini canlı tutar, zekasını geliştirir ve onu olgun büyücünün yoluna gönderir.

 

ÇOKBİLMİŞ NUMARACI:

Çokbilmiş Numaracı adından da anlaşılacağı gibi, kendisinin veya başkalarının yaşamında aldatmacalara başvuran olgunlaşmamış erkek enerjisidir. Görüntü yaratmada ve sonra bu görüntüleri bize satmada ustadır. İnsanları kendisine inandırmak için kandırır ve sonra ayaklarını kaydırır. Ona inanmamızı, güvenmemizi sağlar ve ardından da bize ihanet eder. Sonra da acınası durumumuza güler. O bir dalaverecidir. Bu olgunlaşmamış enerjiyi iyice anlamamız gerekir. Olumlu yönüyle bakıldığında amacı yalanları açığa çıkarmak gibi görünse de, kontrol edilmezse kolayca olumsuz yöne kayar ve hem kendine hem başkalarına karşı yıkıcı bir hal alır. Bu enerjinin olumsuz yönü, başkalarının tüm çabalarına, haklarına ve güzelliklerine düşmandır ve onları aşağılar. Minik Tiran gibi Numaracı da kendi başına bir şey yapmak istemez. Bir şeyi dürüstlükle kazanmak istemez. Psikoloji diliyle söylersek “pasif-agresif”tir. Numaracının enerjisi kıskançlıktan gelir. Bir erkek kendi gerçek yetenek ve becerilerinden ne kadar habersizse, o kadar başkalarını kıskanacaktır. Ne kadar çok kıskanırsak,o kadar kendi olağanüstülüğümüzü, kendi kutsal çocuğumuzu reddetmiş oluruz. Yapmamız gereken şey, kendi özgünlüğümüze, kendi güzelliğimize ve kendi yaratıcılığımıza uzanmaktır. Kıskançlık yaratıcılığı engeller.

Çokbilmiş numaracının kahramanları yoktur; çünkü kahramanı olanlar başkalarına hayranlık duyuyor demektir. Başkalarını, ancak kendimize değer veriyorsak ve kendi yaratıcı enerjilerimize güvenimiz varsa takdir ederiz.

 

SAF:

Erken Büyümüş çocuğun işlevsiz gölgesinin diğer kutbunun etkisinde olan erkek çocuk (ya da erkek) Saftır. O da aynen Aciz Prens gibi kişiliksizdir, kuvvetten ve yaratıcılıktan yoksundur. Tepkisiz ve kalın kafalı görünür. Çoğunlukla “yavaş öğrenen” etiketini alır. Ayrıca mizah duygusu yoktur ve esprileri anlamaz. Fiziksel olarak da zayıf görünümlüdür. Koordinasyonu zayıftır. Bu çocuğun aynı zaman da aptal bir görüntüsü vardır. Yine de Safın beceriksizliği pek dürüst değildir. Gösterdiğinden çok daha  fazlasına sahiptir. Aptalca davranışları, kendisini çok önemli biri olarak hisseden gizli bir devasallık duygusunu saklamak için olabilir. Yani gizli bir çok bilmişlikle çok yakından kan bağı olan Saf, aynı zamanda bir numaracıdır.

 

ÖDİPAL ÇOCUK:

Bütün olgunlaşmamış erkek enerjileri, şu ya da bu biçimde, Anneye fazlasıyla bağlıdır; hepsinin büyüme ve olgun erkek olma deneyimlerinde sorunları vardır. Fakat olumlu yönleri de vardır. Tutkuludur ve merak duygusuna sahiptir ve kendi derinliklerine, başkalarına ve tüm varlıklara karşı derin bir bağlılığı vardır. Samimi, ilgili ve şefkatlidir. Hepimizin en temel ilişkisi olan Anneye bağlılığı aracılığıyla maneviyat diyebileceğimiz şeyin kaynaklarını da göstermektedir. Bu Anne, onun yaşayan gerçek ölümlü annesi değildir. Gerçek annesi çoğu zaman onun bağlılık, yetkinlik ya da ebedi aşk ve şefkat ihtiyaçlarını karşılayamaz. Onun tüm güzelliklerden ve dünyadaki tüm varlıklarda bulunan Eros’tan öte hissettiği; iç dünyasında derin duygu ve imgelerle yaşantıladığı Anne, daha çok “Yüce Anne”dir. Bir çok halkın ve kültürün mitlerinde, söylencelerinde değişik biçimlerde ortaya çıkan “Ana Tanrıça”dır.

Annesiyle sorunları olan bir genç terapi sırasında yaşadığı bir dil sürçmesini şöyle aktarmış; Annesine derdini bir türlü anlatamıyormuş. Ve bıkkınlık içinde ağzından şu cümleyi kaçırmış: "Tanrım, Yüce-Anne!" Bu çok açık bir Freudçu dil sürçmesidir. Aslında “Yüce Tanrım, Anne!” demek istiyormuş. Bunun üzerine ikisi de buz gibi olup tartışmayı kesmişler. Utanarak sinirli sinirli gülmüşler, çünkü her ikisi de bu dil sürçmesinin ne kadar anlamlı olduğunu fark etmiş. O andan sonra danışan, Kutsal Anneye ait manevi duygusunu, arketip Yüce Anneye doğru yöneltmiş. Öz annesini Yüce Anne olarak yaşantılamaktan vazgeçmeye başlamış ve annesini ve de bütün kadınları, kendisi için Tanrısal bir yük olarak taşımayı bırakıp oldukları gibi görmeye başlamış. Sadece annesi ve kız arkadaşı ile ilişkisi düzelmekle kalmamış; manevi yönü de önemli ölçüde derinlik kazanmış.

 

ANA KUZUSU:

Ödipal Çocuğun gölgesi, Ana kuzusu ve Hayalciyi kapsar. Ana Kuzusu bildiğimiz gibi annesinin önlüğüne yapışmıştır. Erkek çocuğa, annesiyle evlenme ve onu babasından alma düşleri kurdurur. Eğer baba yoksa ya da aciz bir babaysa, bu sözde Ödipal istek daha da güç kazanır. Oedipus (Ödip) Kompleksi terimi Freud’a aittir. Freud, Yunan Kralı Oedipus söylencesinde, bu olgunlaşmamış erkek enerjisi biçiminin mitolojik bir karşılığını gördü. Hikayeyi muhtemelen biliyorsunuz.

“Kral Laius ve karısı Jacosta, Oeidupus adını verdikleri bir erkek çocuk sahibi olurlar. Oedipus’un büyüyünce babasını öldüreceğini öngören bir fal üzerine, Laius bu özel çocuğu ülke dışına çıkarıp”nasıl olsa ölür” diyerek bir tepeye bırakır. Ne var ki, tüm Kutsal Çocuklar gibi, Oedipus da kurtulur. Bir çoban onu bulur ve büyütür. Bir gün, Oedipus kır yolunda yürürken, bir savaş arabası ona çarpar. Arabacıyla kavga eder ve onu öldürür. Arabanın sahibi babasıdır ve bundan haberi yoktur. Oedipus, daha sonra kraliçenin bir koca aradığını duyarak, Thebes şehrine gider. Kraliçe annesidir. Oedipus onunla evlenir ve tahta geçer. Ancak yıllar sonra krallığa  felaketler dadanınca korkunç gerçek açığa çıkar ve Oedipus, yanlış kral tahtan indirilir.”

 

Bu öyküdeki temel psikolojik gerçek, Oedipus’un bilinçdışındaki şişinmesidir. Babasını (Tanrı) yı  öldürdüğü ve annesiyle (Tanrıça) evlendiği için tanrılar onu cezalandırmıştır. Yani, bilinçdışındaki Tanrı olma gayretinin doğurduğu aşırı gurur nedeniyle saldırıya uğramıştır. Gelişimsel açıdan bakarsak, her çocuk için Annesi Tanrıça, Babası Tanrıdır. Annelerine çok bağımlı erkek çocuklar çabuk yaralanırlar.

 

Ana Kuzusu erkek Anneye ulaşabilmek, güzel, çekici bir ilişki kurabilmek için sık sık bir kadından öbürüne koşar. Ölümlü bir kadınla asla tatmin olmaz, çünkü onun istediği ölümsüz Tanrıçadır. Burada” Don Juan Sendromu” söz konusudur. Ödipal çocuk ölümlü ölçütlerin ötesini arzuladığı için, bir kadına bağlanmaz. Ayrıca, Ana Kuzusunun etkisindeki  erkek çocuk oto-erotiktir. Mastürbasyon ve pornografinin aşırı kullanımına tutsak olan Ana Kuzusu, bütün olgunlaşmamış enerjiler gibi sorumluluktan kaçar. Ölümlü bir kadınla gerçek birlikteliğin gereklerini yapmak istemez, yakın bir ilişkinin karmaşık duygularıyla uğraşmak istemez. Hiçbir sorumluluk almak istemez.

 

HAYALCİ:

Ödipal Çocuğun diğer işlevsiz gölgesi Hayalcidir. Ana Kuzusunun yönettiği çocuk belli bir pasiflik gösterdiği halde, Hayalci, Anneyi en azından aktif olarak ister. Hayalcinin direktiflerine uyan çocuk için ilişkiler kavranamaz şeylerden ve kendi imgelem dünyasından ibarettir. Çoğunlukla hayalleri melankoliktir, ama bir yandan da saf ve havaidir. Hayalcinin hükmettiği çocuk, diğer gölge kutuplarınca hükmedilen çocuklar gibi pek dürüst değildir. Ayrıksı, havai davranışları Ödipal Çocuğun gizli ve karşıt gölgesini maskeliyor olabilir. Bu çocuğun dolambaçlı bir yolla esas göstermek istediği şey, Anneye sahip olamayışından dolayı duyduğu kırgınlıktır. Hayalcideki depresyonun altında Anneye sahip olma arzusunun devasallığı yatmaktadır.

 

KAHRAMAN:

Kahraman arketipi hakkında epey karmaşa var. Genellikle yaşama veya bir göreve kahramanca bir yaklaşımın en yüce şey olduğu kabul edilir, oysa bu kısmen doğrudur. Aslında Kahraman, Erkek çocuk psikolojisinin gelişkin bir biçimidir, erkek çocuğun erkeksi enerjilerinin doruk noktasıdır. Gelişimin ergenlik dönemini en iyi simgeleyen arketiptir. Ama yine de olgunlaşmamıştır ve yetişkin erkekliğe arketip olarak taşınırsa erkeklerin tam olgunluğunu engeller. Eğer Kahramanı, Tribün Serserisi ya da Kabadayı olarak düşünürsek bu olumsuz yönü daha belirgin olacaktır.

 

TRİBÜN KABADAYISI:

Kabadayının etkisindeki erkek çocuk (veya erkek) başkalarını etkilemeyi amaçlar. Stratejileri üstünlüğünü sergilemek ve etrafındakilere hükmetme hakkını kanıtlamak üzere düzenlenmiştir. Tüm merkezi konumları doğuştan hak etmiş gibi davranır. Karşı çıkanlara "hodri meydan" der. Küfürlü sözlerle ya da fiziksel tacizlerle saldırır. Başkalarına yönelttiği bu saldırılar, onun gizli korkaklığının ve derin güvensizliğinin anlaşılmasını önlemek içindir. Kahramanın bu olumsuz etkisinden kurtulamayan erkek, bir takım oyuncusu değildir. O yapayalnızdır. Diğer olgunlaşmamış erkek arketiplerinde olduğu gibi Kahramanda anneye fazlaca bağlıdır. Fakat Kahraman onun üstesinden gelme ihtiyacındadır. Kadınlarla ölümcül bir kavganın içine tıkılıp kalmıştır, onları fethetmeye ve erkekliğini kanıtlamaya çalışır. Ortaçağın, Kahramanlar ve prenseslerle ilgili efsanelerinde; Kahraman, ejderhayı öldürüp prensesle evlendikten sonra ne olduğu pek anlatılmaz. Bunu öğrenemeyiz, çünkü Kahraman, bir arketip olarak, prensesi kazandıktan sonra onunla ne yapacağını bilmez. Koşullar normale döndüğünde şaşırıp kalır. Kahramanın çöküşü, sınırlarını bilmemesinden ve onları kabul etmemesinden dolayı olur. Gölge Kahramanın etkisindeki erkek çocuk veya erkek, kendisinin ölümlü bir varlık olduğunu gerçekten fark etmez. Ölümün (İnsan yaşamının en önemli sınırının) inkarı onun özelliğidir. Oysa gerçek sınırlarımızla yüzleşmediğimizde kendimizi abartıyoruzdur ve eninde sonunda bunun bedelini öderiz.

 

KORKAK:

Kahramanın iki kutuplu gölgesinin diğer kutbu Korkağın hakim olduğu erkek çocuk, fiziksel karşılaşmalarda kendini ayakta tutabilmek için bile korkunç bir tutukluk yaşar. Kavga görünce hemen uzaklaşır. Büyük olasılıkla oradan uzaklaşmanın “daha erkekçe” olduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyordur. Fakat bu bahanelerine rağmen kendini “sefil “hissedecektir. Ne yazık ki kaçtığı sadece fiziksel kavgalar değildir. Kendisine duygusal ve entelektüel olarak kaba davranılmasına da izin verir. Bir başkası ona talepkar ve zorlayıcı davrandığında, Korkağın yönettiği çocuk-kendisini kahraman gibi hissetmeyerek kendi içine çekilir. Başkalarının baskısına razı olur; bir paspas gibi çiğnendiğini ve istila edildiğini hisseder. Ancak bunu yeterince yaşadıktan sonra, içindeki Tribün Kabadayısının devasallığı ayaklanır ve karşı tarafın tamamen hazırlıksız olduğu bir fiziksel  veya sözel saldırıyla düşmanın üzerine atılır.

 

Kabadayı/Korkağın olumsuz veya gölge yanlarını anlattıktan sonra, kendimize Kahramanın ruhlarımızda niye varolduğunu sormak zorundayız. Erkeklerin kişisel gelişimlerinde niye böyle bir yön var? Ne gibi bir evrimsel uyuma hizmet ediyor?

 

Kahraman,erkek çocuğun ergenliğin sonunda “Anne”den kopabilmesi, hayatın ona dayattığı zor görevlerin üstesinden gelebilmesi için hassas ego yapılarını harekete geçirir; daha bağımsız ve yetkin olmasını sağlamak, kendi yeteneklerini yaşayıp kabuğunun dışına çıkmasına önayak olmak ve dünyadaki zorlu, hatta düşmansı güçlere karşı kendisini sınamasını sağlamak için,o olgunlaştıkça daha saf ve rafine olacak erkeksi rezervlerini yardıma çağırır.

Kahramanın ölümü “çocukluğun ve çocuk psikolojisinin ölümü” ve “erkekliğin ve erkek psikolojisinin doğumudur.” Bir erkek çocuk (veya erkek) için Kahramanın ölümü aslında bu kişinin en sonunda sınırlarıyla karşılaştığı anlamına gelir. Düşmanıyla tanışmıştır artık ve bu düşman kendisidir. Karanlık yönleriyle, kahraman olmayan yönüyle tanışmıştır. Ejderhayla savaşmış ve onunla birlikte yanmıştır; devrim için savaşmış ve insaniyetsizliğinin tortularını içmiştir. Annenin üstesinden gelmiş ve sonra prensese olan aşkının yetersizliğini fark etmiştir.

 

devamı

Derleyen: Nazan Öngiden

 

Derleyenin notu:

Psikoloji ve Astrolojiye gönül veren bir öğrenci olarak bu kitabı okuduğumda, Kral-Savaşcı-Büyücü-Aşık-Arketipleri; bana Astrolojideki Sembolleri çağrıştırdı. Dişil ve Eril enerjileri birleştirdiğimde şifreler kendiliğinden yerli yerine oturdu.

KRAL=GÜNEŞ (Olgun Erkek-Baba)

SAVAŞCI=MARS (Delikanlı)

BÜYÜCÜ=AY (Olgun Kadın-Anne/Erkeğin animası)

AŞIK=VENÜS (Genç Kız/Erkeğin animası-içselleştirdiği kadın arketipi)

Bu Arketipleri tersine çevirdiğimizde Kız çocuğunun psikolojisinden -Yetişkin kadın psikolojisinin piramitsel yapısına ulaşabileceğimize inanıyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Başa Dön

© 2008, BARIŞ İLHAN YAYINEVİ

Bu dergideki tüm yazıların yayın hakkı Barış İlhan Yayınevi'ne aittir. İzinsiz hiçbir alıntı yapılamaz ve kopya edilemez.