ERKEK
ÇOCUK PSİKOLOJİSİNDEN ERKEK PSİKOLOJİSİNE:
ARKETİPLERİN
YAPISI:
Erkek
ruhundaki-olgunlaşmamış veya olgun biçimi ile her arketip enerji
potansiyeli, üç köşeli bir yapıya sahiptir. Üçgenin tepesinde, bütünsel
arketip bulunur. Tabanında ise arketip, iki kutuplu işlevsiz yani gölge
formu ile yer alır. (Şekil için tıklayın)
KUTSAL
ÇOCUK:
İlk
ve en temel olgunlaşmamış erkek enerjisi Kutsal Çocuktur. Kutsal Çocuk
arketipi hepimizin içinde güçlü bir akım olarak bulunmaktadır. Bir çok
değişik ad almakta ve değişik psikoloji okullarınca farklı şekillerde
değerlendirilmektedir. Psikologlar genellikle bu arketipi suçlu bulur ve
sonuçta danışanlarını ondan kurtarmaya çalışırlar. Oysa önemli olan,
Kutsal Çocuğun olgunlaşmamış erkekliğin temel bir yapısı olarak
bizlerde bulunduğunu görebilmektir.
Freud bu
arketipten İD,
yani “O” olarak
söz ediyordu. Bunu, "İlkel" ve "Bebeksi" dürtüler,
ahlakdışı, zorlayıcı ve Tanrısal iddialar taşıyan bir yapı olarak ele
aldı. "O" çocuğun sınırsız ihtiyaçlarını doyurmakla
ilgilenen, kişilik kazanmamış doğanın itici gücüydü.
Psikolog Alferd
Adler ondan hepimizin içinde var olan
gizli "iktidar
dürtüsü" ve aşağılık, zayıflık, kırılganlık,
duygularımızı örten gizli “üstünlük
kompleksi” olarak söz etmişti. (Kutsal Çocuğun
hem her zaman güçlü, evrenin merkezi, hem de aynı zamanda tamamen çaresiz
ve zayıf olduğunu hatırlayalım. Aslında bu
bebeklerin gerçekten yaşadığı bir durumdur.)
“Benlik
psikolojisi”
ni geliştiren Heinz Kohut,
bu arketipten “devasa
benlik organizasyonu”
(grandiose self organization) olarak söz
eder. Bu oluşum, kendimizden ve başkalarından,
asla olamayacakları bir şekilde davranmalarını ister. Bu en yeni
psikanalitik teori, söz konusu "bebeksi" devasallıkla özdeşleşen
ya da ona esir olan insanların "narsistik kişilik bozukluğu" gösterdiklerini
iddia eder.
Carl
Jung’u
izleyenler ise bu Kutsal Çocuğu farklı bir şekilde ele alırlar. Bu
arketipi patolojik
bir terim olarak kullanmazlar. Jung’çulara göre içimizdeki bu Kutsal Çocuk “yaşamın kaynağı”dır.
Üçgenimsi
arketipik yapının en tepesinde, bizi yenileyen, kalbimizi genç tutan Kutsal
Çocuğu yaşantılarız. Üçgenin tabanında ise bizim Minik Tiran ve Aciz
Prens dediğimiz gölge formları yaşantılarız.
MİNİK
TİRAN:
Minik
Tiran kendini, kendi devasallığı-sınırsız istekleri ile incitir, çünkü
yaşaması için gerekli şeyleri yani yiyecek ve sevgiyi reddetmektedir.
Minik Tiranın, kendini beğenmişlik, (olumsuz anlamda) çocuksuluk ve
sorumsuzluk gibi özellikleri vardır. Tüm bunlar, psikologların şişinme
veya patolojik narsisizm dedikleri şeydir. Minik Tiran evrenin merkezi olmadığını
ve evrenin onun her ihtiyacını, daha doğrusu sınırsız ihtiyaçlarını
ve Tanrılık iddialarını karşılamak için varolmadığını öğrenmek zorundadır.
Evren onu besleyip büyütecektir, ama Tanrı olarak değil. Antik Yunanlılar “hubris”in
(böbürlenme) daima
"nemesis"e
(Kaçınılmaz ceza, düşmanlık) yol açtığını söylemişlerdi.
Tanrılar çok gururlu, talepkar ve kibirli ölümlülerin daima ayağını
kaydırmışlardır. Minik Tiran kontrol altına alınmadığında, tüm
hastalıklı sosyapatlar gibi kendini bir Stalin, bir Caligula ya da bir
Hitler olarak gösterecektir. Sonuçta kendi ülkesini mahvedecektir.
ACİZ
PRENS:
Kutsal
Çocuğun iki kutuplu gölgesinin diğer ayağı Aciz Prenstir. Aciz Prens çocuğun
hakimiyetindeki erkek çocuk (ve yetişkin erkeğin) kişiliği gelişmemiştir,
yaşama sevinci yoktur ve çok az inisiyatif sahibidir. Bu çocuk nazlanarak büyümek
ister, etrafındakileri sessizliği veya çaresizlikten şikayet edip sızlanması
ile kontrol altına alır. Yumuşak yastığı hep başının altında olsun
ister. Her şey ona fazla gelir. Çocukların oyunlarına çok az katılır;
çok az arkadaşı vardır. Okulda başarılı değildir. Çoğunlukla hastalık
hastasıdır. En ufak isteği ana-babası için bir emirdir. Tüm aile
sistemi onun rahatı için seferber olmuştur. Ne var ki, kardeşlerine yönelttiği
zehir gibi sözleri, yaralayıcı alayları, onların duygularını hünerlice
yönlendirmesi bu çaresizliğin bir çeşit ikiyüzlülük olduğunu açığa
çıkarır. Ana-babasını, kendisini hayatın zavallı bir kurbanı olduğuna
ve başkalarının ona saldırdığına inandırmıştır; kardeşiyle arasında
bir anlaşmazlık çıktığında, ana-baba kardeşi cezalandırır, onu bağışlar.
Aciz
Prens, Minik Tiranın kutupsal karşıtıdır. Tiranın sinir krizlerini çok
az sergilediği için onun tahtı daha zor fark edilir. Tüm iki kutuplu
bozukluklarda olduğu gibi; bir uçtaki Ego, bazen diğer uca sıçrar. İki
kutuplu manyetizma imgesini, bu durumu anlatmak için kullanabiliriz. Üzerinden
geçen elektrik akımının yönüne bağlı olarak mıknatısın kutbu tam
tersine döner. Böyle bir dönüş, bir erkek çocukta meydana geldiğinde,
çocuk, tiranik patlamalardan bunalımlı bir pasifliğe veya görünür bir
zayıflıktan öfkeli dışavurumlara geçecektir.
KUTSAL
ÇOCUĞA ULAŞMA:
Kutsal
Çocuğa tam olarak ulaşabilmek için, onun varlığını kabul etmeli ama
onunla özdeşleşmemeliyiz. Erkeksi benliğin bu temel önemdeki yönünün güzelliğini
ve yaratıcılığını takdir etmeli ve sevmeliyiz; çünkü eğer onunla bu
bağlantıyı kurmazsak yaşamdaki olasılıkları asla göremeyiz. Yenilik ve
canlılık için doğan fırsatları yakalayamayız.
Kendi
kendimize iki soru sormalıyız. Öncelikle Minik Tiran veya Aciz Prensi dışa
vurup vurmadığımızı değil, bunu nasıl yaptığımızı sormalıyız,
çünkü her her ikisini de bir dereceye kadar ve belli bir biçimde hepimiz göstermekteyiz.
En azından çok yorgun veya çok
korkmuş olduğumuzda, çocuklaştığımızda bu kutupları dışa vurmuş
oluyoruz. İkinci soru ise, yaratıcı çocuğun içimizde varolup olmadığını
değil, onu nasıl onurlandırdığımız
ya da onurlandırıp onurlandırmadığımızdır.
ERKEN
BÜYÜMÜŞ COCUK:
Bu
çocuk her şeyin nedenini bilmek ister. Ana-babasına sorar;”Gökyüzü
niye mavi? Yapraklar niye dökülür? Niye her şey ölmek zorunda?” Her şeyin
nasıl, nerede ve ne olduğunu bilmek ister. Çoğunlukla kendi sorularını
yanıtlayabilmek için erken yaşta okumayı öğrenir. Genelde iyi bir öğrencidir
ve sınıf tartışmalarının hevesli bir katılımcısıdır. Bu çocuk,
çoğunlukla bir veya birçok alanda üstün nitelikler gösterir. İyi resim
çizer, bir müzik aletini yetkin bir şekilde çalar. Sporda iyidir. Erken büyümüş
çocuk harika çocukların kaynağıdır.
Bir erkekteki Erken büyümüş çocuk, o erkeğin merak ve hevesini canlı
tutar, zekasını geliştirir ve onu olgun büyücünün yoluna gönderir.
ÇOKBİLMİŞ
NUMARACI:
Çokbilmiş
Numaracı adından da anlaşılacağı gibi, kendisinin veya başkalarının
yaşamında aldatmacalara başvuran olgunlaşmamış erkek enerjisidir. Görüntü
yaratmada ve sonra bu görüntüleri bize satmada ustadır. İnsanları
kendisine inandırmak için kandırır ve sonra ayaklarını kaydırır. Ona
inanmamızı, güvenmemizi sağlar ve ardından da bize ihanet eder. Sonra da
acınası durumumuza güler. O bir dalaverecidir. Bu olgunlaşmamış enerjiyi
iyice anlamamız gerekir. Olumlu yönüyle bakıldığında amacı yalanları
açığa çıkarmak gibi görünse de, kontrol edilmezse kolayca olumsuz yöne
kayar ve hem kendine hem başkalarına karşı yıkıcı bir hal alır. Bu
enerjinin olumsuz yönü, başkalarının tüm çabalarına, haklarına ve güzelliklerine
düşmandır ve onları aşağılar. Minik Tiran gibi Numaracı da kendi başına
bir şey yapmak istemez. Bir şeyi dürüstlükle kazanmak istemez. Psikoloji
diliyle söylersek “pasif-agresif”tir.
Numaracının enerjisi kıskançlıktan gelir. Bir erkek kendi gerçek yetenek
ve becerilerinden ne kadar habersizse, o kadar başkalarını kıskanacaktır.
Ne kadar çok kıskanırsak,o kadar kendi olağanüstülüğümüzü, kendi
kutsal çocuğumuzu reddetmiş oluruz. Yapmamız gereken şey, kendi özgünlüğümüze,
kendi güzelliğimize ve kendi yaratıcılığımıza uzanmaktır. Kıskançlık
yaratıcılığı engeller.
Çokbilmiş
numaracının kahramanları yoktur; çünkü kahramanı olanlar başkalarına
hayranlık duyuyor demektir. Başkalarını, ancak kendimize değer veriyorsak
ve kendi yaratıcı enerjilerimize güvenimiz varsa takdir ederiz.
SAF:
Erken
Büyümüş çocuğun işlevsiz gölgesinin diğer kutbunun etkisinde olan
erkek çocuk (ya da erkek) Saftır. O da aynen Aciz Prens gibi kişiliksizdir,
kuvvetten ve yaratıcılıktan yoksundur. Tepkisiz ve kalın
kafalı görünür. Çoğunlukla “yavaş
öğrenen” etiketini alır. Ayrıca mizah duygusu
yoktur ve esprileri anlamaz. Fiziksel olarak da zayıf görünümlüdür.
Koordinasyonu zayıftır. Bu çocuğun aynı zaman da aptal bir görüntüsü
vardır. Yine de Safın beceriksizliği pek dürüst değildir. Gösterdiğinden
çok daha fazlasına sahiptir.
Aptalca davranışları, kendisini çok önemli biri olarak hisseden gizli bir
devasallık duygusunu saklamak için olabilir. Yani gizli bir çok bilmişlikle
çok yakından kan bağı olan Saf, aynı zamanda bir numaracıdır.
ÖDİPAL
ÇOCUK:
Bütün
olgunlaşmamış erkek enerjileri, şu ya da bu biçimde, Anneye fazlasıyla
bağlıdır; hepsinin büyüme ve olgun erkek olma deneyimlerinde sorunları
vardır. Fakat olumlu yönleri de vardır. Tutkuludur ve merak duygusuna
sahiptir ve kendi derinliklerine, başkalarına ve tüm varlıklara karşı
derin bir bağlılığı vardır. Samimi, ilgili ve şefkatlidir. Hepimizin en
temel ilişkisi olan Anneye bağlılığı aracılığıyla maneviyat
diyebileceğimiz şeyin kaynaklarını da göstermektedir. Bu Anne, onun yaşayan
gerçek ölümlü annesi değildir. Gerçek annesi çoğu zaman onun bağlılık,
yetkinlik ya da ebedi aşk ve şefkat ihtiyaçlarını karşılayamaz. Onun tüm
güzelliklerden ve dünyadaki tüm varlıklarda bulunan Eros’tan öte
hissettiği; iç dünyasında derin duygu ve imgelerle yaşantıladığı Anne,
daha çok “Yüce
Anne”dir.
Bir çok halkın ve kültürün mitlerinde, söylencelerinde
değişik biçimlerde ortaya çıkan “Ana
Tanrıça”dır.
Annesiyle
sorunları olan bir genç terapi sırasında yaşadığı bir dil sürçmesini
şöyle aktarmış; Annesine derdini bir türlü anlatamıyormuş. Ve bıkkınlık
içinde ağzından şu cümleyi kaçırmış:
"Tanrım, Yüce-Anne!" Bu
çok açık bir Freudçu dil sürçmesidir. Aslında
“Yüce Tanrım, Anne!” demek istiyormuş. Bunun üzerine ikisi de buz gibi
olup tartışmayı kesmişler. Utanarak sinirli sinirli gülmüşler, çünkü
her ikisi de bu dil sürçmesinin ne kadar anlamlı olduğunu fark etmiş.
O
andan sonra danışan, Kutsal Anneye ait manevi duygusunu, arketip Yüce
Anneye doğru yöneltmiş. Öz annesini Yüce Anne olarak yaşantılamaktan
vazgeçmeye başlamış ve annesini ve de bütün kadınları, kendisi için
Tanrısal bir yük olarak taşımayı bırakıp oldukları gibi görmeye başlamış.
Sadece annesi ve kız arkadaşı ile ilişkisi düzelmekle kalmamış; manevi
yönü de önemli ölçüde derinlik kazanmış.
ANA
KUZUSU:
Ödipal
Çocuğun gölgesi, Ana kuzusu ve Hayalciyi kapsar. Ana Kuzusu bildiğimiz
gibi annesinin önlüğüne yapışmıştır. Erkek çocuğa, annesiyle
evlenme ve onu babasından alma düşleri kurdurur. Eğer baba yoksa ya da
aciz bir babaysa, bu sözde Ödipal istek daha da güç kazanır. Oedipus (Ödip)
Kompleksi terimi Freud’a aittir. Freud,
Yunan Kralı Oedipus
söylencesinde, bu olgunlaşmamış erkek enerjisi biçiminin mitolojik bir
karşılığını gördü. Hikayeyi muhtemelen biliyorsunuz.
“Kral
Laius ve karısı Jacosta, Oeidupus adını verdikleri bir erkek çocuk sahibi
olurlar. Oedipus’un büyüyünce babasını öldüreceğini öngören bir
fal üzerine, Laius bu özel çocuğu ülke dışına çıkarıp”nasıl olsa
ölür” diyerek bir tepeye bırakır. Ne var ki, tüm Kutsal Çocuklar gibi,
Oedipus da kurtulur. Bir çoban onu bulur ve büyütür. Bir gün, Oedipus kır
yolunda yürürken, bir savaş arabası ona çarpar. Arabacıyla kavga eder ve
onu öldürür. Arabanın sahibi babasıdır ve bundan haberi yoktur. Oedipus,
daha sonra kraliçenin bir koca aradığını duyarak, Thebes şehrine gider.
Kraliçe annesidir. Oedipus onunla evlenir ve tahta geçer. Ancak yıllar
sonra krallığa felaketler dadanınca
korkunç gerçek açığa çıkar ve Oedipus, yanlış kral tahtan
indirilir.”
Bu
öyküdeki temel psikolojik gerçek, Oedipus’un bilinçdışındaki şişinmesidir.
Babasını (Tanrı) yı öldürdüğü
ve annesiyle (Tanrıça) evlendiği için tanrılar onu cezalandırmıştır.
Yani, bilinçdışındaki Tanrı olma gayretinin doğurduğu aşırı gurur
nedeniyle saldırıya uğramıştır. Gelişimsel açıdan bakarsak, her çocuk
için Annesi Tanrıça, Babası Tanrıdır. Annelerine çok bağımlı erkek
çocuklar çabuk yaralanırlar.
Ana
Kuzusu erkek Anneye ulaşabilmek, güzel, çekici bir ilişki kurabilmek için
sık sık bir kadından öbürüne koşar. Ölümlü bir kadınla asla tatmin
olmaz, çünkü onun istediği ölümsüz Tanrıçadır.
Burada” Don
Juan Sendromu” söz
konusudur. Ödipal çocuk ölümlü ölçütlerin
ötesini arzuladığı için, bir kadına bağlanmaz. Ayrıca, Ana Kuzusunun
etkisindeki erkek çocuk
oto-erotiktir. Mastürbasyon ve pornografinin aşırı kullanımına tutsak
olan Ana Kuzusu, bütün olgunlaşmamış enerjiler gibi sorumluluktan kaçar.
Ölümlü bir kadınla gerçek birlikteliğin gereklerini yapmak istemez, yakın
bir ilişkinin karmaşık duygularıyla uğraşmak istemez. Hiçbir sorumluluk
almak istemez.
HAYALCİ:
Ödipal
Çocuğun diğer işlevsiz gölgesi Hayalcidir. Ana Kuzusunun yönettiği çocuk
belli bir pasiflik gösterdiği halde, Hayalci, Anneyi en azından aktif
olarak ister. Hayalcinin direktiflerine uyan çocuk için ilişkiler
kavranamaz şeylerden ve kendi imgelem dünyasından ibarettir. Çoğunlukla
hayalleri melankoliktir, ama bir yandan da saf ve havaidir. Hayalcinin hükmettiği
çocuk, diğer gölge kutuplarınca hükmedilen çocuklar gibi pek dürüst değildir.
Ayrıksı, havai davranışları Ödipal Çocuğun gizli ve karşıt gölgesini
maskeliyor olabilir. Bu çocuğun dolambaçlı bir yolla esas göstermek
istediği şey, Anneye sahip olamayışından
dolayı duyduğu kırgınlıktır. Hayalcideki depresyonun altında Anneye
sahip olma arzusunun devasallığı yatmaktadır.
KAHRAMAN:
Kahraman
arketipi hakkında epey karmaşa var. Genellikle yaşama veya bir göreve
kahramanca bir yaklaşımın en yüce şey olduğu kabul edilir, oysa bu kısmen
doğrudur. Aslında Kahraman, Erkek çocuk psikolojisinin gelişkin bir biçimidir,
erkek çocuğun erkeksi enerjilerinin doruk noktasıdır. Gelişimin ergenlik
dönemini en iyi simgeleyen arketiptir. Ama yine de olgunlaşmamıştır ve
yetişkin erkekliğe arketip olarak taşınırsa erkeklerin tam olgunluğunu
engeller.
Eğer Kahramanı, Tribün Serserisi ya da Kabadayı olarak düşünürsek bu
olumsuz yönü daha belirgin olacaktır.
TRİBÜN
KABADAYISI:
Kabadayının
etkisindeki erkek çocuk (veya erkek) başkalarını etkilemeyi amaçlar.
Stratejileri üstünlüğünü sergilemek ve etrafındakilere hükmetme hakkını
kanıtlamak üzere düzenlenmiştir. Tüm merkezi konumları doğuştan hak
etmiş gibi davranır. Karşı çıkanlara "hodri meydan" der. Küfürlü
sözlerle ya da fiziksel tacizlerle saldırır. Başkalarına yönelttiği bu
saldırılar, onun gizli korkaklığının ve derin güvensizliğinin anlaşılmasını
önlemek içindir. Kahramanın bu olumsuz etkisinden kurtulamayan erkek, bir
takım oyuncusu değildir. O yapayalnızdır. Diğer olgunlaşmamış erkek
arketiplerinde olduğu gibi Kahramanda anneye fazlaca bağlıdır. Fakat
Kahraman onun üstesinden gelme ihtiyacındadır. Kadınlarla ölümcül bir
kavganın içine tıkılıp kalmıştır, onları fethetmeye ve erkekliğini
kanıtlamaya çalışır. Ortaçağın, Kahramanlar ve prenseslerle ilgili
efsanelerinde; Kahraman, ejderhayı öldürüp prensesle evlendikten sonra ne
olduğu pek anlatılmaz. Bunu öğrenemeyiz, çünkü Kahraman, bir arketip
olarak, prensesi kazandıktan sonra onunla ne yapacağını bilmez. Koşullar
normale döndüğünde şaşırıp kalır.
Kahramanın
çöküşü, sınırlarını bilmemesinden ve onları kabul etmemesinden dolayı
olur. Gölge Kahramanın etkisindeki erkek çocuk veya erkek, kendisinin ölümlü
bir varlık olduğunu gerçekten fark etmez. Ölümün (İnsan yaşamının en
önemli sınırının) inkarı onun özelliğidir. Oysa gerçek sınırlarımızla
yüzleşmediğimizde kendimizi abartıyoruzdur ve eninde sonunda bunun
bedelini öderiz.
KORKAK:
Kahramanın
iki kutuplu gölgesinin diğer kutbu Korkağın hakim olduğu erkek çocuk,
fiziksel karşılaşmalarda kendini ayakta tutabilmek için bile korkunç bir
tutukluk yaşar. Kavga görünce hemen uzaklaşır. Büyük olasılıkla
oradan uzaklaşmanın “daha erkekçe” olduğunu söyleyerek
kendini rahatlatıyordur. Fakat bu bahanelerine rağmen kendini “sefil
“hissedecektir.
Ne yazık ki kaçtığı sadece fiziksel kavgalar değildir. Kendisine duygusal ve entelektüel
olarak kaba davranılmasına da izin verir. Bir başkası ona talepkar ve
zorlayıcı davrandığında, Korkağın yönettiği çocuk-kendisini kahraman
gibi hissetmeyerek kendi içine çekilir. Başkalarının baskısına razı
olur; bir paspas gibi çiğnendiğini ve istila edildiğini hisseder. Ancak
bunu yeterince yaşadıktan sonra, içindeki Tribün Kabadayısının devasallığı
ayaklanır ve karşı tarafın tamamen hazırlıksız olduğu bir fiziksel
veya sözel saldırıyla düşmanın üzerine atılır.
Kabadayı/Korkağın
olumsuz veya gölge yanlarını anlattıktan sonra, kendimize Kahramanın
ruhlarımızda niye varolduğunu sormak zorundayız. Erkeklerin kişisel gelişimlerinde
niye böyle bir yön var? Ne gibi bir evrimsel uyuma hizmet ediyor?
Kahraman,erkek
çocuğun ergenliğin sonunda “Anne”den
kopabilmesi, hayatın ona dayattığı
zor görevlerin üstesinden gelebilmesi için hassas ego yapılarını
harekete geçirir; daha bağımsız ve yetkin olmasını sağlamak, kendi
yeteneklerini yaşayıp kabuğunun dışına çıkmasına önayak olmak ve dünyadaki
zorlu, hatta düşmansı güçlere karşı kendisini sınamasını sağlamak için,o
olgunlaştıkça daha saf ve rafine olacak erkeksi rezervlerini yardıma çağırır.
Kahramanın
ölümü “çocukluğun
ve çocuk psikolojisinin ölümü” ve “erkekliğin ve erkek psikolojisinin doğumudur.” Bir
erkek çocuk (veya erkek) için Kahramanın ölümü aslında bu kişinin en
sonunda sınırlarıyla karşılaştığı anlamına gelir. Düşmanıyla tanışmıştır
artık ve bu düşman kendisidir. Karanlık yönleriyle, kahraman olmayan yönüyle
tanışmıştır. Ejderhayla savaşmış ve onunla birlikte yanmıştır;
devrim için savaşmış ve insaniyetsizliğinin tortularını içmiştir.
Annenin üstesinden gelmiş ve sonra prensese olan aşkının yetersizliğini
fark etmiştir.
Derleyen:
Nazan Öngiden
Derleyenin
notu:
Psikoloji
ve Astrolojiye gönül veren bir öğrenci olarak bu kitabı okuduğumda,
Kral-Savaşcı-Büyücü-Aşık-Arketipleri; bana Astrolojideki Sembolleri çağrıştırdı.
Dişil ve Eril enerjileri birleştirdiğimde şifreler kendiliğinden yerli
yerine oturdu.
KRAL=GÜNEŞ (Olgun Erkek-Baba)
SAVAŞCI=MARS (Delikanlı)
BÜYÜCÜ=AY (Olgun
Kadın-Anne/Erkeğin animası)
AŞIK=VENÜS (Genç Kız/Erkeğin animası-içselleştirdiği
kadın arketipi)
Bu
Arketipleri tersine çevirdiğimizde Kız çocuğunun psikolojisinden -Yetişkin
kadın psikolojisinin piramitsel yapısına ulaşabileceğimize inanıyorum.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?