Astrolojİ  Dergİsİ

 

 

   ANASAYFA

 

Astrolojiye Giriş

- Giriş-Gezegenler
- Burçlar
- Yükselen Burçlar
- Ay Burçları
- Evler
- Açılar

 

Yazılar ve Konular

- Makaleler 
-
Astroloji Tarihi
-
Mitolojik Astroloji
-
Astroloji ve Sağlık
-
Gezegen Döngüleri
-
Astronomi
 

 

Çeşitli

- Öyküler,Öğütler
-
Rüyalar - Semboller
-
Karikatürler
-
Çin Burçları
-
Doğum Günü Renkleri

 

Tablolar

- Burç Değişimi
- Enlem ve Boylam
- Yaz Saati
- Ay Fazları
- Gökgünlüğü
- Sembol Anahtarı  
  

 

Test

- 4 Element Testi

 

Linkler

- Astroloji Siteleri
-
Kitaplık
-
Barış İlhan Yayınevi

 

Haberler

- Haberler
-
Araştırma
-
Seminer-Eğitim


 

 

          Foto Galeri

      

Okuyucu Mektupları

 

 

 

 

BARIŞ İLHAN

kişisel sitesi

 

NCGR-TURKEY

 

TAROT DERGİSİ

 

 

Psikolojik Astroloji’nin Doğuşu

 

Bu makale Psikolojik Astroloji Makaleleri adlı kitabımdaki

Astro Terapi: Teori & Pratiğin  Taslağı bölümünden alınmıştır.                  

Glenn Perry, Ph.D

 

Astrolojinin son 30 yılda ne kadar yol katettiğini değerlendirmek zor. 1960’larda hümanistik psikolojinin baş göstermesine değin, astrologlar doğum haritalarını gelişim ve dönüşüm açısından ciddi olarak ele almıyorlardı. Astrolojiye henüz başlayanlar astrolojinin hep gelişimle ilgilendiğini düşünebilirler. Ama aslında öyle değildir. Jung’un (1962) bir zamanlar, “Astroloji, geçmiş uygarlıkların psikolojik bilgisinin toplamını temsil eder” (s.142) sözüne rağmen, gerçek şu ki 1960’lardan önceki astrolojinin bizim bugünkü anlamda “psikolojik” olarak düşündüğümüz şeyle çok az ilgisi vardır.

 

Eski uygarlıklar, önceleri gezegenleri, bir kralın tebasına hükmetmesine benzer şekilde, Doğadaki süreçlere hakim olan tanrılar olarak algılarlardı. Yer ve gök olayları arasındaki ilişki doğrusal, ikili ve hiyerarşikti: üstün bir güç aşağıdakine egemendi. Oysa daha sonraki ve daha derin olan astrolojik felsefede makrokozmos ve mikrokozmosun birbirlerine nüfuz ettikleri, böylece ilişkilerinin doğrusal veya ikili olmadığı fark edilmiştir. Bu görüş Helenistik kültürün 3.yy’da yıkılmasıyla zayıflamıştır.

 

Ortaçağ boyunca daha basit bir model yaygınlaşmış ve 20. yüzyılın ikinci yarısına dek şu veya bu biçimde sürmüştür. İnsanoğlu yatıştırılabilen, ama inkar edilemeyen kozmik güçlerin mahvolmaya mahkum alıcısı olarak algılanmıştır.

 

Oldukça iç karartıcı olan bu determinizm, doğum haritasında malefik (kötücül), kötü açı, kuvvetten düşürme, düşük, zararlı, yaşamı yok eden, zodyakın cehennemi vb. kaygı verici, değer yüklü bir terminoloji ile pekiştirilmiştir. Kuşkusuz benefikler ve yücelmeler gibi astrolojinin “iyi” bölümleri de vardır, ama bunlar sadece sistemin determinizminin altını çizmeye hizmet etmişlerdir. Gezegenler kişiyi doğumda etkileyen gizemli ışın ve elektromanyetik kuvvetlerin vericileri olarak düşünülmüştür. Anlaşılabilir biçimde, bu yaklaşım, kişilerin dikkatini, tanrıların onlar için hangi iyiliği veya kötülüğü hazırladığını görmek üzere, dışarıya yöneltmiştir. Geleneksel astrolojinin katı determinizmi bilinçte değişim ve gelişim olasılığına izin vermemiştir. Bunun yerine, insanlar yıldızlara daha çok kötü bir kaderi önlemek veya kişisel avantaj elde edebilmek için olayları manipule etmek amacıyla başvurmuşlardır.

 

Geleneksel, olay-odaklı astrolojinin anlattığı şey şudur: kişi çok az kontrol edebildiği veya hiç kontrol edemediği, kayıtsız bir evrenin potansiyel bir kurbanıdır. Buna uygun olarak, astrologlar insanlara sadece istedikleri şeyleri vermeye hevesli olmuşlardır –geleceği söylemek, tavsiyede bulunmak ve günümüzde bizim kompleks, psikolojik problemler olduklarının farkına vardığımız konulara basit çözümler önermek. En iyi koşulda, geleneksel astrologlar karakteri tarif etmek ve olayları öngörmek isteyen iyi niyetli insanlardı ve bir zarar vermiyorlardı. En kötü koşulda, hizmetlerini satın alan insanların güvensizliklerini ve kaygılarını suistimal eden, korku satan parazitlerdir ve büyük zarar veriyorlardı.

 

Hastalıklar, kazalar, boşanmalar, deniz kazaları, depremler, skandallar, miraslar, evlilikler, iş terfileri ve benzeri dünyevi tahminlerin büyük kısmı, beyanları sorulan olay üzerinde bir çeşit kontrol imkanı sunuyormuş gibi görünen astroloğa bağımlılık yaratmak dışında, tamamen işe yaramazdı. Ancak hiçbir astrolog kesin olarak hangi olayların olacağını, tam olarak hangi koşullar altında olacağını veya bunların insanı nasıl etkileyeceğini söyleyemezdi. Bu tür tahminlerde özellikle eksik olan, bu olayların ivedi etkilerinin ardındaki anlam ve amaçtı. Bu olayların bunları deneyimleyen kişinin bilinçliliği ile ne gibi bir ilişkisi vardı? Farkındalığın büyümesi ve kişinin kendisi hakkında bilgilenmesi için ne gibi fırsatlar sunuyordu?

 

Keza, geleneksel astroloğun karakter tarifi de yüzeysel kişilik tanımlamaları, ahlaki yargılar  ve üstünkörü tavsiyelerle sınırlandırılmıştı. En iyi koşulda, astrolog kişinin zaten sezgisel olarak bildiğini doğruluyordu. En kötü koşulda ise, astrolog sığ, duyarsız, yargılayıcı, aşırı olumsuz ya da açıkça yanlış yorumlarla kişinin kafasını karıştırıp, onu altüst ediyordu. Doğum haritasının, yüzeydeki davranışların altında yatan temel dürtülerin ve bilinçdışı inanışların ipuçlarını vermek, daha derin boyutlarına hitap etmek için bir çaba yoktu. Karakter ya sabit ve değiştirilemez, ya da kozmik bilgilere sahip astroloğun tavsiyeleriyle kolayca değiştirilebilir olarak görülmekteydi. Bu tür varsayımlar modern, derinlik psikolojisi perspektifinden oldukça saf görülmektedir. Bugün biliyoruz ki bir kişinin doğuştan gelen karakterini değiştirmek oldukça zordur ve bu ancak cesaret, kararlılık ve sıkı bir çalışmayla başarılabilir.

 

İnsan ruhunun derinliklerini araştırmak için astrolojinin büyük bir potansiyel olduğunu ilk farkeden İsviçreli psikanalist Carl Jung’dur. Hayatı boyunca yazdığı birçok yazısında astrolojiye olan derin saygısını ifade etmiştir. Astrolojinin psikolojiye büyük katkıda bulunduğunu iddia etmiş ve hastalarıyla analitik çalışmalarında bunu kullandığını itiraf etmiştir. Zor psikolojik tanılarda tamamen farklı bir bakış açısı yakalayabilmek amacıyla doğum haritası çıkartmıştır. Jung: “Astrolojik data çoğunlukla anlayamadığım bazı belirli noktaları aydınlatmıştır.” demiştir.(1948)

 

Jung(1976), astrolojinin burçlarını ve gezegenlerini  kolektif bilinçdışından kaynaklanan arketipsel  süreçlerin sembolleri olarak kabul etmektedir. Kolektif bilinçdışının arketipleri, hem kişisel hem kolektif, bütün psikolojik hayatın altında yatan ve onu harekete geçiren evrensel düzenleyici prensiplerdir. Oysa mitoloji, arketiplerin tarihin çeşitli zaman ve yerlerdeki kültürel tezahürlerine vurgu yapmıştır. Astroloji, arketipleri insanların temel psikolojik dürtülerini anlayabileceği bir dil olarak kullanmıştır. Jung: “Astroloji, psikolojinin ilgilendiği kolektif bilinçdışı gibi sembolik birleşimlerden oluşmaktadır: gezegenler bilinçdışı gücün sembolleri, tanrılarıdır. Mitolojinin tanrıları, her şeyi kalıplayan, modelleyen evrenin yaşayan güçlerini temsil ederler. Platon’un Formları gibi, bir arketip hem subjektif hem objektiftir, insan bilincinin doğuştan gelen idealarında ve doğanın temel süreçlerinde görülür; sadece insan deneyimi hakkında değil, gezegen hareketleri hakkında da bilgi verir.

 

Arketipin bu ikili doğası, doğum haritasının tam olarak içsel karakterle bu karakteri yansıtan dışsal olaylar arasında köprü kurmasını sağlamaktadır. Jung (1976) “ Burçlar ve psikolojik olaylar veya horoskop ve karakteristik yapı arasında çarpıcı benzerlikler vardır.” demiştir ve şu sonuca varmıştır, arketipler şizoid’dir, yani zihini olduğu kadar maddeyi şekillendirirler. Bir astrolojik düzenleniş (konfigurasyon), bireyin hem doğuştan yapısını hem de muhtemelen deneyimleyeceği dışsal durumları açıklar. 1954’teki bir söyleşide Jung şöyle belirtmiştir: “İyi tanımlanış bir psikolojik duruma, uygun bir astrolojik düzenlenişin eşlik edeceğinden emin olabilirsiniz.”

 

Jung, astrolojinin gezegen hareketleri ile insan deneyimleri arasındaki bağlantıları göstermekteki eşsiz hünerinin yaşam krizlerinin zamanını tam olarak saptama yolu olduğunu farketmiştir: “ İyi tanımlanmış psikolojik bir aşamanın veya benzer bir olayın bir transit tarafından desteklendiğini, birçok olayda (özellikle Satürn ve Uranüs’ün gerilimli transitlerinde) gözlemledim.

 

Jung’un psikolojik olgu ve astrolojik veri arasındaki ilişki konusundaki gözlemleri, onun senkronisite (zamandaşlık) teorisini formüle etmesine katkıda bulunmuştur. Zamandaşlığı şöyle tanımlar: “Anlık subjektif durumlarla anlamlı paralellik olarak görünen, bir ya da daha çok dışsal olayın belirli bir psişik durumla aynı zamanda oluşudur.” (1955-sf.36)

 

Bu nedenle, Jung. astrolojiyi ciddi olarak destekleyen ya da onun temelini oluşturan senkronisite (zamandaşlık) olgusunu kabul etmekte tereddüt etmemiştir. Astrolojinin zamandaşlık nedeniyle, yani doğacak bir insanın ruhsal ve psikolojik yapısının, gezegenlerin o andaki pozisyonlarıyla “anlamlı bir şekilde paralel” olması nedeniyle işlediğini düşünmüştür.

 

Jung, zamandaşlık hipotezini sınamak için evli çiftlerin doğum haritaları arasındaki gezegen oluşumlarını, etkileşimlerini veya kare açıları inceleyen astrolojik bir deney yapmıştır. Hipotezine göre, kare açılar evli çiftlerin doğum haritalarında, birbirleri arasında hiçbir ilişki bulunmayan insanlara oranla, daha sıklıkta görülmektedir. Jung “eski zamanlardan beri astrolojik veriler.... karakterin kişisel özelliklerine denk geldiklerine göre, ve çeşitli gezegenlerin, evlerin, burçların ve açıların anlamları bir karakter çalışması için bir temel olarak hizmet ettiklerine göre, aradığımız anlamlı tesadüfler, astrolojide doğrudan doğruya görülmektedirler.” demiştir. (1955-sf.43-4)

 

Jung hiçbir zaman astroloji için sistematik bir teori geliştirmemesine rağmen, öyle görünüyor ki kendi analitik psikoloji teorisi astrolojiden yoğun bir şekilde etkilenmiştir. En azından bazı temel kavramlarını direkt astrolojiden aldığını gösteren bir çok paralellik bulunmaktadır. Gezegenlerin birer arketip olduğu açıklamalarına ek olarak, zamandaşlık teorisi astrolojik tesadüfleri açıklar. Jung’un iki tip tavır tanımı vardır: dışadönük ve içe dönük. Bu bölünüm astrologlar tarafından zodyağın çift kutuplu bölünmesinin işaretleridir: pozitif / eril (maskülen) (dışadönük) ve negatif / dişil (feminen) (içe dönük) burçlar. Aynı şekilde  bahsettiği dört fonksiyon tipi de –içe doğma (sezme), duyumsama, düşünme ve hissetme- kabaca astrolojideki dört elementle paraleldir: ateş, toprak, hava ve su.

 

Bu çok aşikar benzerliklerin yanısıra, astrologlar tarafından keşfedilmiş ve araştırılan ek bağıntılar da vardır. Bunlar ego/Güneş, persona/yükselen, gölge/Pluto, anima/Venüs, animus/Mars ve kolektif bilinçdışı /Neptün’dür. Özellikle dış gezegenlerin Merkür, Venüs, Mars, Ay ve Güneş’e gerilimli açılarını içeren güçlü gezegen birleşimleri, astrologlar tarafından, Jung’un psişik kompleksler, yani merkezi bir çekirdek etrafında toplanan bilinçdışı, duygu yüklü anılar, imgeler ve düşünceler olarak tanımlamasına benzer şekilde, kişilikteki sorun noktalarının temsilci olarak gözlemlenmektedir. 

 

1930’larda Dane Rudhyar modern astrolojiyi Jung’un analitik psikolojisi açısından yeniden formüle etmiştir. Özellikle Jung’un psişenin dengede duran karşıt güçlerin dinamik birleşimi olduğu ve psişenin doğal olarak, Jung’un bireyleşmek dediği süreç, yani psişik bütünlük yönünde gelişmek için güdülendiği düşüncesine odaklanmıştır. Jung kişilik dönüşüm sürecinin doğuştan geldiğine, ya da erekbilimsel olarak güdülendiğine inanır. Kişilik sadece dış güçlerin bir ürünü değildir, maksatlı olarak son amaç olan kendini gerçekleştirmeye doğru çaba göstermektedir. Birey kendi yarattığı deneyimlerden öğrendikçe, psişenin arketipsel yapısı giderek ayırt edilir, tamamlanır ve bütün olur. Rudhyar(1936) bu düşüncelerin kolayca astrolojiye uyarlanabileceğini fark etmiştir. Doğum haritası da karşıt güçlerin (burçların) dinamik birleşimidir. Ve astrolojinin çeşitli bölümleri de kendi sayısız açıları ve etkileşimleriyle kendini tamamlayıp dönüştürmeye uğraşan arketipsel kuvvetlerin sembolüdür. Rudhyar her horoskopta bireyleşme sürecinin dolaylı biçimde kesin olduğunu fark etmiştir.

 

1960’larda Rudhyar’ın astrolojiyi düzeltme ve yenileştirme projesi psikolojideki humanistik hareketle yeni bir hız aldı. Humanistik psikoloji, Abraham Maslow, Carl Rogers, Rollo May ve diğerlerinin yazılarında belirtildiği gibi, Freud’cu psikanalitik bakışın soğuk karamsarlığına ve davranışçılıkta ima edilen insan potansiyelinin robotsu algısına bir tepki olarak doğmuştur. Hem psikanaliz hem davranışçılık, kişiliği kişinin dışındaki nedenlerin (genetik, ebevyen, çevresel koşullar ve vb.) etkisine göre tasavvur ettikleri için, deterministikler. Humanistik psikologlar bu eğilime insanoğlunun bariz bir amaçlılık ve  büyüme hedefli tavrını açıklayan gelişim modelleri geliştirerek karşılık vermişlerdir.

 

Humanistler bireyi içgüdüsel dürtüleri ile toplumun kısıtlayıcı etkileri arasındaki sonsuz mücadelede sıkışıp kalmış (psikanaliz) biçimde resmetmekten veya avantajlı dışsal bir noktadan görüldüğü şekliyle insanı çok sayıda koşullanmış davranışlara bölerek parçalamaktan ziyade, birbirinden ayrıştırılabilen ve parçalarının toplamından daha büyük bir işlevsel bütüne tamamlanabilen, otonom dürtüler ve fonksiyonlardan oluşan birleşmiş bir organizma olarak algılamışlardır.

 

Humanistik psikologlar, içgüdüsel dürtülerin ilkel bir id’den püsküren tehlikeli güçler olmadıklarını, değerlendirilmesi ve güvenilmesi gereken sağlıklı itici güçler olduklarını varsayarak Freud’cu teoriye meydan okumuşlardır. Birey sorumlu seçimler yapmaya ve ideal bir konuma doğru devamlı olarak büyümeye ehliyetli, yaratıcı, kendisini gerçekleştiren ve hür iradeli bir organizma olarak algılanmıştır.  Bilincin içsel dünyasını önemsemeyen davranışçıların aksine hümanistler öznel unsurun önceliğini vurgularlar. Davranışçılar davranışın sadece dışsal nedenlerle belirlendiğini iddia ederler, humanistlerse davranışın içsel bir nedeni olarak maksatlılığın (bilerek yapmanın) uygunluğuna odaklanmışlardır. Davranışçılar davranışın nasıl manipüle edilebileceği ve kontrol edilebileceği ile ilgilenirken, humanistler kişisel özgürlük ve seçim kapasitesini vurgularlar. Özetlersek, humanistik psikologlara göre merkezi öneme sahip olan dış çevre değil, kişinin iç dünyasındaki algılar, değerler, düşünceler, inançlar, tavırlar, beklentiler, ihtiyaçlar, hisler ve heyecanlardır.

 

Rudhyar, astroloji ve humanistik psikolojinin birbirini nasıl tamamladıklarını fark eden ilk kişiydi. Doğum haritası, aslında, humanistlerin araştırmaya başladıkları kompleks iç dünyanın haritasını çıkarmak için bir araç olabilirdi. Humanistik psikoloji nasıl psikanalizin ve davranışçılığın özündeki doğal determinizme bir tepki olarak ortaya çıkmışsa, humanistik astroloji de geleneksel, olay-odaklı astrolojinin özündeki determinizme bir yanıttı. Rudhyar (1972) Carl Rogers’ın (1951) Hasta(danışan)-Odaklı Terapisinden alıntı yaparak İnsan-Odaklı Astrolojiyi geliştirdi. Rudhyar astrolojinin işleyip işlemediğinden ziyade kişinin kendini gerçekleştirme sürecine yardımcı olarak nasıl kullanılabileceği ile ilgilenmiştir. Asıl sorusu şudur: Astrolojini işlediğini kabul edersek, onun doğru kullanımı nedir?

 

1969 yılında Rudhyar, Uluslararası Humanistik Astroloji Komitesini kurmuş ve astrolojinin öncelikle insan doğasını anlamak için bir teknik olması gerektiğini beyan etmiştir. Kehanet astrolojisindeki kesin tesbitleri kınamış ve sembolik bir dil olarak astrolojinin potansiyeline odaklanmıştır. Gezegenleri fiziki etkilerin vericileri olarak görmek yerine, insan fonksiyonlarının simgesi olarak görmüştür. Psikolojik bir dil ve tanı aracı olarak, astrolojinin kişiliğin bütünlüğü ve dönüşümü için bir rehber olarak hizmet edebileceğini ifade etmiştir. Rudhyar’ın yaklaşımı “insan odaklı”dır, her doğum haritası benzersizdir; her horoskop kişinin toplam potansiyelini temsil eder, hiçbir gezegen “iyi” veya “kötü” değildir, her unsur organik bir bütünün parçasıdır. Burada olaylar şanslı veya şanssız etkileri olan izole durumlar olarak yorumlanamaz, gelişimsel döngülerin amaçlı ve aşamaya uygun tezahürleri olarak yorumlanır. Bir olayın anlamı belirli bir gezegen döngüsünün temsil ettiği aşamadan kaynaklanır ve kendini gerçekleştirmeye doğru boyun eğmez bir sürekli büyüme sürecine katkıda bulunur.

 

1970’lerde humanistik akımın bayrağı Ziporah Dobyns, Richard Idemon, Stephen Arroyo, Robert Hand ve diğer astrologlar tarafından devir alınmıştır. Humanistik astrologlar insan ve ilahi arasında mutlak bir ayrılma olmadığını, daha ziyade insanların ve gezegenlerin varoluşun ağına birlikte örüldüklerini ileri sürerler. Her birey, bütün kozmosa yayılan akıl almaz enerjilerin odağı ve kanalıdır. Madde değil, bilinç Evrenin birincil gerçekliğidir. İnsan psişesi Evrensel psişeyi hem yansıttığı hem de onun içine gömülü olduğu için, bu ebeveyn Bilinç’in yaratıcı gücünü paylaşır. Psişe bütün daha küçük varlıkların parçası olduğu Tek Varlık’ın biçimlendirici prensipleri ve yasaları ile hayat verilmiş ve sınırlandırılmıştır. Mutlak Varlık’ın evrensel yasaları ihlal edilemezken, birey bu yasaların sınırları içinde serbest ve özerktir. 

 

Rudhyar her insanın belirli, özel bir zaman ve yerde Evren’in bir ihtiyacına yanıt olarak doğduğunu kavramıştır. Doğum haritası, aslında, bu ihtiyacın çözümünü temsil eder, yani yaşamın amacını ve kişinin kaderinin anahtarını gözler önüne serer. Bir başka ifadeyle, horoskop kişinin tamamen kendine özgü yolunu gösteren “tohum-planı” gibidir. Bir tohum paketinin üzerinde nasıl o bitkinin son halinin resmi varsa; horoskop da bireyin ne tür bir yetişkin olabileceğini simgeler. Bu bakışa göre, bir insanın hayatında bir amaç dışında bir şey meydana gelemez, o amaç da birey kanalıyla hareket eden bir bütünün amacıdır.  Bu bütüne genellikle, canlı, amaçlı evrende kökleşmiş içe nüfuz eden kutsallık, çekirdek Benlik denir. Bu durumda, asıl sorulması gereken ne olacağı değil, bu olanın anlamının ne olduğudur. Rudhyar’a göre astrolojiden bir çeşit karma yoga olarak faydalanılabilinir, yani her şey o insanın kim olduğu ya da ne olacağı ile ilgilidir. Dolayısıyla, humanistik astrolog kendi başına olan olaylarla değil, sadece bu olaylara kişinin verdiği yanıt veya anlamlarla ilgilenmelidir. “Önemli olan tahmin edilebilir olaylar değildir, kişinin kendi gelişimi ve kendini tamamlamasına karşı takındığı tavırdır.” (1972, p.54)

 

Doğum haritasının avantajı bireyi bir bütün olarak ele alması, dolayısıyla iç çatışmaların nasıl kişilik parçalanmasıyla sonuçlandığını ve çatışmayı dışsallaştırdığını anlamak için bir araç sunmasıdır. Bireyler bölünürler ve kendilerinin bazı parçalarını, bu parçaların altında yatan ihtiyaçlar acı ve bozguna uğradığında, inkar ederler. Çeşitli fonksiyonlar bastırılır ve yansıtılır, ve böylece kişi asıl potansiyelinin ancak bir parçasına indirgenir. Birleştirilip, bütünleştirilemeyen fonksiyonlar genellikle dış dünyada bireyin kendine çektiği insanlar ve durumlar biçiminde deneyimlenir. Bireyin deneyimlediği sorunlu bir durum veya ilişki doğum haritasında kendi psişesinin bir yönü olarak görülebilir. Böylelikle, horoskop hangi özelliklerin inkar edildiğini ve yansıtıldığını, ve hangi koşullar (evler) kanalıyla bunlarla karşılaşabileceğini gösterir.

 

Doğum haritası kişinin iç çatışmaları hakkında bilgi sunarken, transitler ve progresyonlar bu çatışmaların ne zaman iyileşmek ve düzelmek için hedefleneceklerini gösterirler. Bu gezegen hareketleri, her biri kendi meydan okumalarını ve fırsatlarını sunan, çeşitli gelişim dönemlerinin doğasını, anlamını ve süresini işaret ederler. Transitler bireyi etkiliyor gibi görünen dışsal olaylarla bağıntılı olabilmelerine rağmen, astroloji bu olayların içsel değişimlerle zamandaş dışsal tezahürler olduğunu öne sürmektedir. Bir başka deyişle, çevre ve psişe birbirlerinin yansımalarıdır. Dışsal olaylar, içsel psikolojik büyümeyi destekleyen tetikleyiciler veya uyarıcılar olarak hizmet ederler. Bu açıdan bakıldığında, transitler kişinin doğasının bilinçli olarak bütünlenmeye, keşfedilmeye veya dönüştürülmeye hazır parçalarını ortaya çıkarırlar.

 

Eski düzenin yeni ve daha kapsayıcı bir düzenin yüzeye çıkabilmesi için ölmesi anlamına geldiği için, bölünmüş bir parçayı yeniden birleştirmek genellikle krizle sonuçlanır. Rudhyar (1975) “Humanistik astrolog krizleri büyüme işaretleri olarak sıcak karşılar. Danışana veya hastasına kendisini .... sonuçta harmoniye, içsel barışa, bilgeliğe ve şefkate yol açacak olan, ... krizin nedenlerine doğru yönlendirebilmesinde, dürtüleri kadar hedeflerini de yeniden değerlendirmesinde, olup biteni, bu defa daha yeni ve bütüncül bir tarzda, kabullenmesinde yardımcı olmaya çalışır.” der. (sf.56-7)

 

Bu durumda, astrolojinin değeri, tanrıların insanlar için ne hazırladığını tahmin etme gücü değil, her insanın içinin derinliklerinde yer alan tanrısal güçleri açığa çıkarma yeteneğidir. Bundan dolayı, humanistik astrolojide odak dışa değil, içe doğrudur ve yorumlar kişisel gelişim ve tamamlanma doğrultusunda yapılır. Basitçe söylersek, amaç horoskopta temsil edilen danışanın potansiyelleri fark etmesine yardımcı olmaktır. Örneğin, doğum haritasındaki Satürn-Venüs karşıtlığı sadece “aşkta talihsizliği” işaret etmez, engelleri aşma kararlılığı ve sabrı ile derinden, sürekli ve sorumlu biçimde sevme potansiyelini gösterir. Bu potansiyelin farkındalığı kaçınılmaz bir zorluk ve ıstırap  gerektirmesine rağmen, potansiyel kazançları anlamadan sadece zorluk ve ıstırap öngörmek en iyi koşulda dar görüşlülüktür, en kötü koşulda da büyük zarar verir. Dobyns (1973) bunu şöyle ifade etmiştir:

 

“İnsanlara bazı olumsuz olaylar deneyimlemeye mahkum olduklarını söylemek oldukça yıkıcı olabilir. Buradaki görüş karakterin kader olduğudur ve karakterimizi (alışkın olduğumuz davranışları, inançları ve hareketleri) değiştirerek kaderimizi değiştirebiliriz. Kendimizi bilerek, çatışmaları bütünleyebilir, zayıflıkların üstesinden gelebilir, yeteneklerimizi geliştirebilir ve dengeye doğru ilerleyebiliriz. Humanistik psikolojinin ifade ettiği gibi, kendimizi gerçekleştirip, kendimizi aşabiliriz.”(sf.2)

 

Birçok açıdan humanistik astroloji, humanistik psikoloji teorisinde gerçek bir ilerleme olanağı sunar. Hem Jung’cu hem humanistik psikolojiler insanoğlunun iç doğasını tanımlamada çok kesin olmamakla eleştirilirler. Arketipler, yetiler, fonksiyonlar, güdüler ve benzerlerine ait örneklemeler, psişenin yapısını sistemli tarzda şemalandıracak somut referanslardan yoksun, spekülatif ve belirsizdir. Humanistik psikoloji kesin ve kullanışlı bir kişilik ve insan gelişimi teorisinden ziyade, kişiye karşı bir yaklaşım halidir. Öte yandan, astroloji psişenin yapısı ve dinamikleri için objektif öngörülebilir bağıntıları sunarken, aynı zamanda büyümenin olası yönlerini gösterebilir. Örneğin, Venüs-Satürn karşıtlığına sahip bir kişi ilişkilere karşı olumsuz ve korku dolu bir tavırdan (“baskın eşim tarafından kontrol edilmeye karşı koyacağım”), sorumlu ve sadık bir taahhüte doğru yön değiştirebilir. Bu tür bir değişim ilişkilere dair daha olgun ve gerçekçi bir tavır olacaktır, (“iyi bir evlilik sabır, tevazu ve sıkı bir çaba gerektirir.”), ancak hâlâ Satürn-Venüs karşıtlığının anlamı ile tutarlı olacaktır.  

 

Astoterapi astrolojik kavramların klinik pratikte uygulanmasıdır. Astroloji hem bir kişilik teorisi, hem de tanı aracıdır. Psişeyi arketipsel ihtiyaçlar, bilişsel yapılar, beliriveren düşünceler ve davranışlar ve denk gelen olayları kapsayan hiyerarşik bir yapı olarak betimleyen kompleks ve çok yönlü bir insan davranışı modeli sunar. Ayrıca pratisyenin çocukluğun şekillendirici deneyimlerinin ipuçlarını fark etmesine, şu anki olayların anlamını kavramasına ve gelecekteki büyüme dönemlerini hedeflemesine yarayan güçlü ve esnek bir değerlendirme aracıdır. Geleneksel olay-odaklı astrolojinin tersine, astoterapi yüzeysel kişilik tanımlamalarıyla veya gelecek olayların tahminiyle ilgilenmez. Daha ziyade, kişinin iç dünyasıyla empati kurulmasını teşvik eder. Dolayısıyla, terapistin psikolojik problemlerle etkin bir şekilde ilgilenme, mevcut semptomları değiştirip kaldırma ve olumlu kişilik gelişimini ve bütünlüğünü düzenleme yeteneğini arttırır.

 

Çeviren: Özen Şahinoğlu

Referanslar

Dobyns, Z. (1973). The Astrologer's Casebook. Los Angeles: TIA Publications.

Jung, C. (1948). Letter to Professor B.V. Raman. American Astrology, June, 1948.

Jung, C. (1954). Interview with Andre Barbault. Astrologie Moderne, May 26, 1954.

Jung, C. (1955). Synchronicity: An acausal connecting principle. In C. Jung & W. Pauli, The Interpretation of Nature and Psyche (pp. 1-146). New York: Pantheon.

Jung, C. (1962). Commentary. In R. Wilhelm (Trans. & Ed.), The Secret of the Golden Flower. New York: Harcourt, Brace, & World.

Jung, C. (1976). C.G. Jung: Letters (Volume II). Edited by G. Adler and A. Jaffe (R.F.C. Hull, trans.). London: Routledge and Kegan Paul.

Rudhyar, D. (1936). The Astrology of Personality. Garden City, New York: Doubleday & Company.

Rudhyar, D. (1972). Person Centered Astrology. Lakemont, GA: CSA Press.

Rudhyar, D. (1975). From Humanistic to Transpersonal Astrology. Palo Alto, CA: The Seed Center.

 

Glenn Perry

1975’ten beri profesyonel astrologtur. Uluslararası Astroloji Araştırmaları Derneği’nde (ISAR) ve 2002 United Astrology Conference (UAC) Board’ta başkanlık yapmıştır. Klinik psikoloji alanında Saybrook Üniversitesi’nde doktora yapmıştır. Seçkin yazılarıyla Saybrook’taki Thuss Ödülünü almıştır.1995-98 yılları arasında Uluslararası Astrologlar Ödülünü en iyi makalede almıştır. 1979’dan beri lisanslı psikoterapisttir. Lisanslı Evlilik ve Aile Danışmanlığı terapistidir. Psikolojik Astroloji Birliği’nin kurucusu ve yöneticisidir. (APA). AstroPsikoloji Akademisi’nin kurucusu ve rektörüdür.(AAP) AstroPsikoloji Dergisi’nin yayıncısı ve editörüdür. (1988-1994). Astropsikoloji üzerine yayınlanmış 6 kitabın yazarıdır. Danışmanlık ve psikoterapi üzerine dünyanın birçok yerinde astroloji uygulamaları hakkında seminerler vermiş workshoplar düzenlemiştir. 1989’dan beri UAC üyesidir. Kepler College of Astrological Arts and Sciences’ta misafir ögretim üyesi, California Institute of Integral Studies’de yardımcı profesördür.

 

Başa Dön

© 2008, BARIŞ İLHAN YAYINEVİ

Bu dergideki tüm yazıların yayın hakkı Barış İlhan Yayınevi'ne aittir. İzinsiz hiçbir alıntı yapılamaz ve kopya edilemez.