ı
bölümünden alınmıştır.
Glenn Perry, Ph.D
Astrolojinin son 30 yılda ne
kadar yol katettiğini değerlendirmek zor. 1960’larda hümanistik psikolojinin baş
göstermesine değin, astrologlar doğum haritalarını gelişim ve dönüşüm açısından
ciddi olarak ele almıyorlardı. Astrolojiye henüz başlayanlar astrolojinin hep
gelişimle ilgilendiğini düşünebilirler. Ama aslında öyle değildir. Jung’un
(1962) bir zamanlar, “Astroloji, geçmiş uygarlıkların psikolojik bilgisinin
toplamını temsil eder” (s.142) sözüne rağmen, gerçek şu ki 1960’lardan önceki
astrolojinin bizim bugünkü anlamda “psikolojik” olarak düşündüğümüz şeyle çok az
ilgisi vardır.
Eski uygarlıklar, önceleri
gezegenleri, bir kralın tebasına hükmetmesine benzer şekilde, Doğadaki süreçlere
hakim olan tanrılar olarak algılarlardı. Yer ve gök olayları arasındaki ilişki
doğrusal, ikili ve hiyerarşikti: üstün bir güç aşağıdakine egemendi. Oysa daha
sonraki ve daha derin olan astrolojik felsefede makrokozmos ve mikrokozmosun
birbirlerine nüfuz ettikleri, böylece ilişkilerinin doğrusal veya ikili olmadığı
fark edilmiştir. Bu görüş Helenistik kültürün 3.yy’da yıkılmasıyla
zayıflamıştır.
Ortaçağ boyunca daha basit
bir model yaygınlaşmış ve 20. yüzyılın ikinci yarısına dek şu veya bu biçimde
sürmüştür. İnsanoğlu yatıştırılabilen, ama inkar edilemeyen kozmik güçlerin
mahvolmaya mahkum alıcısı olarak algılanmıştır.
Oldukça iç karartıcı olan
bu determinizm, doğum haritasında malefik (kötücül), kötü açı, kuvvetten
düşürme, düşük, zararlı, yaşamı yok eden, zodyakın cehennemi vb. kaygı verici,
değer yüklü bir terminoloji ile pekiştirilmiştir. Kuşkusuz benefikler ve
yücelmeler gibi astrolojinin “iyi” bölümleri de vardır, ama bunlar sadece
sistemin determinizminin altını çizmeye hizmet etmişlerdir. Gezegenler kişiyi
doğumda etkileyen gizemli ışın ve elektromanyetik kuvvetlerin vericileri olarak
düşünülmüştür. Anlaşılabilir biçimde, bu yaklaşım, kişilerin dikkatini,
tanrıların onlar için hangi iyiliği veya kötülüğü hazırladığını görmek üzere,
dışarıya yöneltmiştir. Geleneksel astrolojinin katı determinizmi bilinçte
değişim ve gelişim olasılığına izin vermemiştir. Bunun yerine, insanlar
yıldızlara daha çok kötü bir kaderi önlemek veya kişisel avantaj elde edebilmek
için olayları manipule etmek amacıyla başvurmuşlardır.
Geleneksel, olay-odaklı
astrolojinin anlattığı şey şudur: kişi çok az kontrol edebildiği veya hiç
kontrol edemediği, kayıtsız bir evrenin potansiyel bir kurbanıdır. Buna uygun
olarak, astrologlar insanlara sadece istedikleri şeyleri vermeye hevesli
olmuşlardır –geleceği söylemek, tavsiyede bulunmak ve günümüzde bizim kompleks,
psikolojik problemler olduklarının farkına vardığımız konulara basit çözümler
önermek. En iyi koşulda, geleneksel astrologlar karakteri tarif etmek ve
olayları öngörmek isteyen iyi niyetli insanlardı ve bir zarar vermiyorlardı. En
kötü koşulda, hizmetlerini satın alan insanların güvensizliklerini ve
kaygılarını suistimal eden, korku satan parazitlerdir ve büyük zarar
veriyorlardı.
Hastalıklar, kazalar,
boşanmalar, deniz kazaları, depremler, skandallar, miraslar, evlilikler, iş
terfileri ve benzeri dünyevi tahminlerin büyük kısmı, beyanları sorulan olay
üzerinde bir çeşit kontrol imkanı sunuyormuş gibi görünen astroloğa bağımlılık
yaratmak dışında, tamamen işe yaramazdı. Ancak hiçbir astrolog kesin olarak
hangi olayların olacağını, tam olarak hangi koşullar altında olacağını veya
bunların insanı nasıl etkileyeceğini söyleyemezdi. Bu tür tahminlerde özellikle
eksik olan, bu olayların ivedi etkilerinin ardındaki anlam ve amaçtı. Bu
olayların bunları deneyimleyen kişinin bilinçliliği ile ne gibi bir ilişkisi
vardı? Farkındalığın büyümesi ve kişinin kendisi hakkında bilgilenmesi için ne
gibi fırsatlar sunuyordu?
Keza, geleneksel
astroloğun karakter tarifi de yüzeysel kişilik tanımlamaları, ahlaki yargılar
ve üstünkörü tavsiyelerle sınırlandırılmıştı. En iyi koşulda, astrolog kişinin
zaten sezgisel olarak bildiğini doğruluyordu. En kötü koşulda ise, astrolog sığ,
duyarsız, yargılayıcı, aşırı olumsuz ya da açıkça yanlış yorumlarla kişinin
kafasını karıştırıp, onu altüst ediyordu. Doğum haritasının, yüzeydeki
davranışların altında yatan temel dürtülerin ve bilinçdışı inanışların
ipuçlarını vermek, daha derin boyutlarına hitap etmek için bir çaba yoktu.
Karakter ya sabit ve değiştirilemez, ya da kozmik bilgilere sahip astroloğun
tavsiyeleriyle kolayca değiştirilebilir olarak görülmekteydi. Bu tür varsayımlar
modern, derinlik psikolojisi perspektifinden oldukça saf görülmektedir. Bugün
biliyoruz ki bir kişinin doğuştan gelen karakterini değiştirmek oldukça zordur
ve bu ancak cesaret, kararlılık ve sıkı bir çalışmayla başarılabilir.
İnsan ruhunun
derinliklerini araştırmak için astrolojinin büyük bir potansiyel olduğunu ilk
farkeden İsviçreli psikanalist Carl Jung’dur. Hayatı boyunca yazdığı birçok
yazısında astrolojiye olan derin saygısını ifade etmiştir. Astrolojinin
psikolojiye büyük katkıda bulunduğunu iddia etmiş ve hastalarıyla analitik
çalışmalarında bunu kullandığını itiraf etmiştir. Zor psikolojik tanılarda
tamamen farklı bir bakış açısı yakalayabilmek amacıyla doğum haritası
çıkartmıştır. Jung: “Astrolojik data çoğunlukla anlayamadığım bazı belirli
noktaları aydınlatmıştır.” demiştir.(1948)
Jung(1976), astrolojinin
burçlarını ve gezegenlerini kolektif bilinçdışından kaynaklanan arketipsel
süreçlerin sembolleri olarak kabul etmektedir. Kolektif bilinçdışının
arketipleri, hem kişisel hem kolektif, bütün psikolojik hayatın altında yatan ve
onu harekete geçiren evrensel düzenleyici prensiplerdir. Oysa mitoloji,
arketiplerin tarihin çeşitli zaman ve yerlerdeki kültürel tezahürlerine vurgu
yapmıştır. Astroloji, arketipleri insanların temel psikolojik dürtülerini
anlayabileceği bir dil olarak kullanmıştır. Jung: “Astroloji, psikolojinin
ilgilendiği kolektif bilinçdışı gibi sembolik birleşimlerden oluşmaktadır:
gezegenler bilinçdışı gücün sembolleri, tanrılarıdır. Mitolojinin tanrıları, her
şeyi kalıplayan, modelleyen evrenin yaşayan güçlerini temsil ederler. Platon’un
Formları gibi, bir arketip hem subjektif hem objektiftir, insan bilincinin
doğuştan gelen idealarında ve doğanın temel süreçlerinde görülür; sadece insan
deneyimi hakkında değil, gezegen hareketleri hakkında da bilgi verir.
Arketipin bu ikili doğası,
doğum haritasının tam olarak içsel karakterle bu karakteri yansıtan dışsal
olaylar arasında köprü kurmasını sağlamaktadır. Jung (1976) “ Burçlar ve
psikolojik olaylar veya horoskop ve karakteristik yapı arasında çarpıcı
benzerlikler vardır.” demiştir ve şu sonuca varmıştır, arketipler şizoid’dir,
yani zihini olduğu kadar maddeyi şekillendirirler. Bir astrolojik düzenleniş
(konfigurasyon), bireyin hem doğuştan yapısını hem de muhtemelen deneyimleyeceği
dışsal durumları açıklar. 1954’teki bir söyleşide Jung şöyle belirtmiştir: “İyi
tanımlanış bir psikolojik duruma, uygun bir astrolojik düzenlenişin eşlik
edeceğinden emin olabilirsiniz.”
Jung, astrolojinin gezegen
hareketleri ile insan deneyimleri arasındaki bağlantıları göstermekteki eşsiz
hünerinin yaşam krizlerinin zamanını tam olarak saptama yolu olduğunu
farketmiştir: “ İyi tanımlanmış psikolojik bir aşamanın veya benzer bir olayın
bir transit tarafından desteklendiğini, birçok olayda (özellikle Satürn ve
Uranüs’ün gerilimli transitlerinde) gözlemledim.
Jung’un psikolojik olgu ve
astrolojik veri arasındaki ilişki konusundaki gözlemleri, onun senkronisite
(zamandaşlık) teorisini formüle etmesine katkıda bulunmuştur. Zamandaşlığı şöyle
tanımlar: “Anlık subjektif durumlarla anlamlı paralellik olarak görünen, bir ya
da daha çok dışsal olayın belirli bir psişik durumla aynı zamanda oluşudur.”
(1955-sf.36)
Bu nedenle, Jung.
astrolojiyi ciddi olarak destekleyen ya da onun temelini oluşturan senkronisite
(zamandaşlık) olgusunu kabul etmekte tereddüt etmemiştir. Astrolojinin
zamandaşlık nedeniyle, yani doğacak bir insanın ruhsal ve psikolojik yapısının,
gezegenlerin o andaki pozisyonlarıyla “anlamlı bir şekilde paralel” olması
nedeniyle işlediğini düşünmüştür.
Jung, zamandaşlık hipotezini
sınamak için evli çiftlerin doğum haritaları arasındaki gezegen oluşumlarını,
etkileşimlerini veya kare açıları inceleyen astrolojik bir deney yapmıştır.
Hipotezine göre, kare açılar evli çiftlerin doğum haritalarında, birbirleri
arasında hiçbir ilişki bulunmayan insanlara oranla, daha sıklıkta görülmektedir.
Jung “eski zamanlardan beri astrolojik veriler.... karakterin kişisel
özelliklerine denk geldiklerine göre, ve çeşitli gezegenlerin, evlerin,
burçların ve açıların anlamları bir karakter çalışması için bir temel olarak
hizmet ettiklerine göre, aradığımız anlamlı tesadüfler, astrolojide doğrudan
doğruya görülmektedirler.” demiştir. (1955-sf.43-4)
Jung hiçbir zaman astroloji
için sistematik bir teori geliştirmemesine rağmen, öyle görünüyor ki kendi
analitik psikoloji teorisi astrolojiden yoğun bir şekilde etkilenmiştir. En
azından bazı temel kavramlarını direkt astrolojiden aldığını gösteren bir çok
paralellik bulunmaktadır. Gezegenlerin birer arketip olduğu açıklamalarına ek
olarak, zamandaşlık teorisi astrolojik tesadüfleri açıklar. Jung’un iki tip
tavır tanımı vardır: dışadönük ve içe dönük. Bu bölünüm astrologlar tarafından
zodyağın çift kutuplu bölünmesinin işaretleridir: pozitif / eril (maskülen)
(dışadönük) ve negatif / dişil (feminen) (içe dönük) burçlar. Aynı şekilde
bahsettiği dört fonksiyon tipi de –içe doğma (sezme), duyumsama, düşünme ve
hissetme- kabaca astrolojideki dört elementle paraleldir: ateş, toprak, hava ve
su.
Bu çok aşikar benzerliklerin
yanısıra, astrologlar tarafından keşfedilmiş ve araştırılan ek bağıntılar da
vardır. Bunlar ego/Güneş, persona/yükselen, gölge/Pluto, anima/Venüs,
animus/Mars ve kolektif bilinçdışı /Neptün’dür. Özellikle dış gezegenlerin
Merkür, Venüs, Mars, Ay ve Güneş’e gerilimli açılarını içeren güçlü gezegen
birleşimleri, astrologlar tarafından, Jung’un psişik kompleksler, yani merkezi
bir çekirdek etrafında toplanan bilinçdışı, duygu yüklü anılar, imgeler ve
düşünceler olarak tanımlamasına benzer şekilde, kişilikteki sorun noktalarının
temsilci olarak gözlemlenmektedir.
1930’larda Dane Rudhyar
modern astrolojiyi Jung’un analitik psikolojisi açısından yeniden formüle
etmiştir. Özellikle Jung’un psişenin dengede duran karşıt güçlerin dinamik
birleşimi olduğu ve psişenin doğal olarak, Jung’un bireyleşmek dediği süreç,
yani psişik bütünlük yönünde gelişmek için güdülendiği düşüncesine
odaklanmıştır. Jung kişilik dönüşüm sürecinin doğuştan geldiğine, ya da
erekbilimsel olarak güdülendiğine inanır. Kişilik sadece dış güçlerin bir ürünü
değildir, maksatlı olarak son amaç olan kendini gerçekleştirmeye doğru çaba
göstermektedir. Birey kendi yarattığı deneyimlerden öğrendikçe, psişenin
arketipsel yapısı giderek ayırt edilir, tamamlanır ve bütün olur. Rudhyar(1936)
bu düşüncelerin kolayca astrolojiye uyarlanabileceğini fark etmiştir. Doğum
haritası da karşıt güçlerin (burçların) dinamik birleşimidir. Ve astrolojinin
çeşitli bölümleri de kendi sayısız açıları ve etkileşimleriyle kendini
tamamlayıp dönüştürmeye uğraşan arketipsel kuvvetlerin sembolüdür. Rudhyar her
horoskopta bireyleşme sürecinin dolaylı biçimde kesin olduğunu fark etmiştir.
1960’larda Rudhyar’ın
astrolojiyi düzeltme ve yenileştirme projesi psikolojideki humanistik hareketle
yeni bir hız aldı. Humanistik psikoloji, Abraham Maslow, Carl Rogers, Rollo May
ve diğerlerinin yazılarında belirtildiği gibi, Freud’cu psikanalitik bakışın
soğuk karamsarlığına ve davranışçılıkta ima edilen insan potansiyelinin robotsu
algısına bir tepki olarak doğmuştur. Hem psikanaliz hem davranışçılık, kişiliği
kişinin dışındaki nedenlerin (genetik, ebevyen, çevresel koşullar ve vb.)
etkisine göre tasavvur ettikleri için, deterministikler. Humanistik psikologlar
bu eğilime insanoğlunun bariz bir amaçlılık ve büyüme hedefli tavrını açıklayan
gelişim modelleri geliştirerek karşılık vermişlerdir.
Humanistler bireyi
içgüdüsel dürtüleri ile toplumun kısıtlayıcı etkileri arasındaki sonsuz
mücadelede sıkışıp kalmış (psikanaliz) biçimde resmetmekten veya avantajlı
dışsal bir noktadan görüldüğü şekliyle insanı çok sayıda koşullanmış
davranışlara bölerek parçalamaktan ziyade, birbirinden ayrıştırılabilen ve
parçalarının toplamından daha büyük bir işlevsel bütüne tamamlanabilen, otonom
dürtüler ve fonksiyonlardan oluşan birleşmiş bir organizma olarak
algılamışlardır.
Humanistik psikologlar,
içgüdüsel dürtülerin ilkel bir id’den püsküren tehlikeli güçler olmadıklarını,
değerlendirilmesi ve güvenilmesi gereken sağlıklı itici güçler olduklarını
varsayarak Freud’cu teoriye meydan okumuşlardır. Birey sorumlu seçimler yapmaya
ve ideal bir konuma doğru devamlı olarak büyümeye ehliyetli, yaratıcı, kendisini
gerçekleştiren ve hür iradeli bir organizma olarak algılanmıştır. Bilincin
içsel dünyasını önemsemeyen davranışçıların aksine hümanistler öznel unsurun
önceliğini vurgularlar.
Davranışçılar
davranışın sadece dışsal nedenlerle belirlendiğini iddia ederler, humanistlerse
davranışın içsel bir nedeni olarak maksatlılığın (bilerek yapmanın) uygunluğuna
odaklanmışlardır. Davranışçılar davranışın nasıl manipüle edilebileceği ve
kontrol edilebileceği ile ilgilenirken, humanistler kişisel özgürlük ve seçim
kapasitesini vurgularlar. Özetlersek, humanistik psikologlara göre merkezi öneme
sahip olan dış çevre değil, kişinin iç dünyasındaki algılar, değerler,
düşünceler, inançlar, tavırlar, beklentiler, ihtiyaçlar, hisler ve
heyecanlardır.
Rudhyar, astroloji ve
humanistik psikolojinin birbirini nasıl tamamladıklarını fark eden ilk kişiydi.
Doğum haritası, aslında, humanistlerin araştırmaya başladıkları kompleks iç
dünyanın haritasını çıkarmak için bir araç olabilirdi. Humanistik psikoloji
nasıl psikanalizin ve davranışçılığın özündeki doğal determinizme bir tepki
olarak ortaya çıkmışsa, humanistik astroloji de geleneksel, olay-odaklı
astrolojinin özündeki determinizme bir yanıttı. Rudhyar (1972) Carl Rogers’ın
(1951) Hasta(danışan)-Odaklı Terapisinden alıntı yaparak İnsan-Odaklı
Astrolojiyi geliştirdi. Rudhyar astrolojinin işleyip işlemediğinden ziyade
kişinin kendini gerçekleştirme sürecine yardımcı olarak nasıl kullanılabileceği
ile ilgilenmiştir. Asıl sorusu şudur: Astrolojini işlediğini kabul edersek, onun
doğru kullanımı nedir?
1969 yılında Rudhyar,
Uluslararası Humanistik Astroloji Komitesini kurmuş ve astrolojinin öncelikle
insan doğasını anlamak için bir teknik olması gerektiğini beyan etmiştir.
Kehanet astrolojisindeki kesin tesbitleri kınamış ve sembolik bir dil olarak
astrolojinin potansiyeline odaklanmıştır. Gezegenleri fiziki etkilerin
vericileri olarak görmek yerine, insan fonksiyonlarının simgesi olarak
görmüştür. Psikolojik bir dil ve tanı aracı olarak, astrolojinin kişiliğin
bütünlüğü ve dönüşümü için bir rehber olarak hizmet edebileceğini ifade
etmiştir. Rudhyar’ın yaklaşımı “insan odaklı”dır, her doğum haritası
benzersizdir; her horoskop kişinin toplam potansiyelini temsil eder, hiçbir
gezegen “iyi” veya “kötü” değildir, her unsur organik bir bütünün parçasıdır.
Burada olaylar şanslı veya şanssız etkileri olan izole durumlar olarak
yorumlanamaz, gelişimsel döngülerin amaçlı ve aşamaya uygun tezahürleri olarak
yorumlanır. Bir olayın anlamı belirli bir gezegen döngüsünün temsil ettiği
aşamadan kaynaklanır ve kendini gerçekleştirmeye doğru boyun eğmez bir sürekli
büyüme sürecine katkıda bulunur.
1970’lerde humanistik
akımın bayrağı Ziporah Dobyns, Richard Idemon, Stephen Arroyo, Robert Hand ve
diğer astrologlar tarafından devir alınmıştır. Humanistik astrologlar insan ve
ilahi arasında mutlak bir ayrılma olmadığını, daha ziyade insanların ve
gezegenlerin varoluşun ağına birlikte örüldüklerini ileri sürerler. Her birey,
bütün kozmosa yayılan akıl almaz enerjilerin odağı ve kanalıdır. Madde değil,
bilinç Evrenin birincil gerçekliğidir. İnsan psişesi Evrensel psişeyi hem
yansıttığı hem de onun içine gömülü olduğu için, bu ebeveyn Bilinç’in yaratıcı
gücünü paylaşır. Psişe bütün daha küçük varlıkların parçası olduğu Tek Varlık’ın
biçimlendirici prensipleri ve yasaları ile hayat verilmiş ve
sınırlandırılmıştır. Mutlak Varlık’ın evrensel yasaları ihlal edilemezken, birey
bu yasaların sınırları içinde serbest ve özerktir.
Rudhyar her insanın
belirli, özel bir zaman ve yerde Evren’in bir ihtiyacına yanıt olarak doğduğunu
kavramıştır. Doğum haritası, aslında, bu ihtiyacın çözümünü temsil eder, yani
yaşamın amacını ve kişinin kaderinin anahtarını gözler önüne serer. Bir başka
ifadeyle, horoskop kişinin tamamen kendine özgü yolunu gösteren “tohum-planı”
gibidir. Bir tohum paketinin üzerinde nasıl o bitkinin son halinin resmi varsa;
horoskop da bireyin ne tür bir yetişkin olabileceğini simgeler. Bu bakışa göre,
bir insanın hayatında bir amaç dışında bir şey meydana gelemez, o amaç da birey
kanalıyla hareket eden bir bütünün amacıdır. Bu bütüne genellikle, canlı,
amaçlı evrende kökleşmiş içe nüfuz eden kutsallık, çekirdek Benlik denir. Bu
durumda,
asıl sorulması gereken ne
olacağı değil, bu olanın anlamının ne olduğudur. Rudhyar’a göre astrolojiden bir
çeşit karma yoga olarak faydalanılabilinir, yani her şey o insanın kim olduğu ya
da ne olacağı ile ilgilidir. Dolayısıyla, humanistik astrolog kendi başına olan
olaylarla değil, sadece bu olaylara kişinin verdiği yanıt veya anlamlarla
ilgilenmelidir. “Önemli olan tahmin edilebilir olaylar değildir, kişinin kendi
gelişimi ve kendini tamamlamasına karşı takındığı tavırdır.” (1972, p.54)
Doğum haritasının avantajı
bireyi bir bütün olarak ele alması, dolayısıyla iç çatışmaların nasıl kişilik
parçalanmasıyla sonuçlandığını ve çatışmayı dışsallaştırdığını anlamak için bir
araç sunmasıdır. Bireyler bölünürler ve kendilerinin bazı parçalarını, bu
parçaların altında yatan ihtiyaçlar acı ve bozguna uğradığında, inkar ederler.
Çeşitli fonksiyonlar bastırılır ve yansıtılır, ve böylece kişi asıl
potansiyelinin ancak bir parçasına indirgenir. Birleştirilip,
bütünleştirilemeyen fonksiyonlar genellikle dış dünyada bireyin kendine çektiği
insanlar ve durumlar biçiminde deneyimlenir. Bireyin deneyimlediği sorunlu bir
durum veya ilişki doğum haritasında kendi psişesinin bir yönü olarak
görülebilir. Böylelikle, horoskop hangi özelliklerin inkar edildiğini ve
yansıtıldığını, ve hangi koşullar (evler) kanalıyla bunlarla karşılaşabileceğini
gösterir.
Doğum haritası kişinin iç
çatışmaları hakkında bilgi sunarken, transitler ve progresyonlar bu çatışmaların
ne zaman iyileşmek ve düzelmek için hedefleneceklerini gösterirler. Bu gezegen
hareketleri, her biri kendi meydan okumalarını ve fırsatlarını sunan, çeşitli
gelişim dönemlerinin doğasını, anlamını ve süresini işaret ederler.
Transitler bireyi
etkiliyor gibi görünen dışsal olaylarla bağıntılı olabilmelerine rağmen,
astroloji bu olayların içsel değişimlerle zamandaş dışsal tezahürler olduğunu
öne sürmektedir. Bir başka deyişle, çevre ve psişe birbirlerinin yansımalarıdır.
Dışsal olaylar, içsel psikolojik büyümeyi destekleyen tetikleyiciler veya
uyarıcılar olarak hizmet ederler. Bu açıdan bakıldığında, transitler kişinin
doğasının bilinçli olarak bütünlenmeye, keşfedilmeye veya dönüştürülmeye hazır
parçalarını ortaya çıkarırlar.
Eski düzenin yeni ve daha
kapsayıcı bir düzenin yüzeye çıkabilmesi için ölmesi anlamına geldiği için,
bölünmüş bir parçayı yeniden birleştirmek genellikle krizle sonuçlanır. Rudhyar
(1975) “Humanistik astrolog krizleri büyüme işaretleri olarak sıcak karşılar.
Danışana veya hastasına kendisini .... sonuçta harmoniye, içsel barışa,
bilgeliğe ve şefkate yol açacak olan, ... krizin nedenlerine doğru
yönlendirebilmesinde, dürtüleri kadar hedeflerini de yeniden değerlendirmesinde,
olup biteni, bu defa daha yeni ve bütüncül bir tarzda, kabullenmesinde yardımcı
olmaya çalışır.” der. (sf.56-7)
Bu durumda, astrolojinin
değeri, tanrıların insanlar için ne hazırladığını tahmin etme gücü değil, her
insanın içinin derinliklerinde yer alan tanrısal güçleri açığa çıkarma
yeteneğidir. Bundan dolayı, humanistik astrolojide odak dışa değil, içe doğrudur
ve yorumlar kişisel gelişim ve tamamlanma doğrultusunda yapılır. Basitçe
söylersek, amaç horoskopta temsil edilen danışanın potansiyelleri fark etmesine
yardımcı olmaktır. Örneğin, doğum haritasındaki Satürn-Venüs karşıtlığı sadece
“aşkta talihsizliği” işaret etmez, engelleri aşma kararlılığı ve sabrı ile
derinden, sürekli ve sorumlu biçimde sevme potansiyelini gösterir. Bu
potansiyelin farkındalığı kaçınılmaz bir zorluk ve ıstırap gerektirmesine
rağmen, potansiyel kazançları anlamadan sadece zorluk ve ıstırap öngörmek en iyi
koşulda dar görüşlülüktür, en kötü koşulda da büyük zarar verir. Dobyns (1973)
bunu şöyle ifade etmiştir:
“İnsanlara bazı olumsuz
olaylar deneyimlemeye mahkum olduklarını söylemek oldukça yıkıcı olabilir.
Buradaki görüş karakterin kader olduğudur ve karakterimizi (alışkın olduğumuz
davranışları, inançları ve hareketleri) değiştirerek kaderimizi
değiştirebiliriz. Kendimizi bilerek, çatışmaları bütünleyebilir, zayıflıkların
üstesinden gelebilir, yeteneklerimizi geliştirebilir ve dengeye doğru
ilerleyebiliriz. Humanistik psikolojinin ifade ettiği gibi, kendimizi
gerçekleştirip, kendimizi aşabiliriz.”(sf.2)
Birçok açıdan humanistik
astroloji, humanistik psikoloji teorisinde gerçek bir ilerleme olanağı sunar.
Hem Jung’cu hem humanistik psikolojiler insanoğlunun iç doğasını tanımlamada çok
kesin olmamakla eleştirilirler. Arketipler, yetiler, fonksiyonlar, güdüler ve
benzerlerine ait örneklemeler, psişenin yapısını sistemli tarzda şemalandıracak
somut referanslardan yoksun, spekülatif ve belirsizdir. Humanistik psikoloji
kesin ve kullanışlı bir kişilik ve insan gelişimi teorisinden ziyade, kişiye
karşı bir yaklaşım halidir. Öte yandan, astroloji psişenin yapısı ve dinamikleri
için objektif öngörülebilir bağıntıları sunarken, aynı zamanda büyümenin olası
yönlerini gösterebilir. Örneğin, Venüs-Satürn karşıtlığına sahip bir kişi
ilişkilere karşı olumsuz ve korku dolu bir tavırdan (“baskın eşim tarafından
kontrol edilmeye karşı koyacağım”), sorumlu ve sadık bir taahhüte doğru yön
değiştirebilir. Bu tür bir değişim ilişkilere dair daha olgun ve gerçekçi bir
tavır olacaktır, (“iyi bir evlilik sabır, tevazu ve sıkı bir çaba gerektirir.”),
ancak hâlâ Satürn-Venüs karşıtlığının anlamı ile tutarlı olacaktır.
Astoterapi astrolojik
kavramların klinik pratikte uygulanmasıdır. Astroloji hem bir kişilik teorisi,
hem de tanı aracıdır. Psişeyi arketipsel ihtiyaçlar, bilişsel yapılar,
beliriveren düşünceler ve davranışlar ve denk gelen olayları kapsayan hiyerarşik
bir yapı olarak betimleyen kompleks ve çok yönlü bir insan davranışı modeli
sunar. Ayrıca pratisyenin çocukluğun şekillendirici deneyimlerinin ipuçlarını
fark etmesine, şu anki olayların anlamını kavramasına ve gelecekteki büyüme
dönemlerini hedeflemesine yarayan güçlü ve esnek bir değerlendirme aracıdır.
Geleneksel olay-odaklı astrolojinin tersine, astoterapi yüzeysel kişilik
tanımlamalarıyla veya gelecek olayların tahminiyle ilgilenmez. Daha ziyade,
kişinin iç dünyasıyla empati kurulmasını teşvik eder. Dolayısıyla, terapistin
psikolojik problemlerle etkin bir şekilde ilgilenme, mevcut semptomları
değiştirip kaldırma ve olumlu kişilik gelişimini ve bütünlüğünü düzenleme
yeteneğini arttırır.
Çeviren: Özen Şahinoğlu
Referanslar
Dobyns, Z. (1973). The
Astrologer's Casebook. Los Angeles: TIA Publications.
Jung, C. (1948). Letter
to Professor B.V. Raman. American Astrology, June, 1948.
Jung, C. (1954).
Interview with Andre Barbault. Astrologie Moderne, May 26, 1954.
Jung, C. (1955).
Synchronicity: An acausal connecting principle. In C. Jung & W. Pauli,
The Interpretation of Nature and Psyche (pp. 1-146). New York: Pantheon.
Jung, C. (1962).
Commentary. In R. Wilhelm (Trans. & Ed.), The Secret of the Golden Flower.
New York: Harcourt, Brace, & World.
Jung, C. (1976). C.G.
Jung: Letters (Volume II). Edited by G. Adler and A. Jaffe (R.F.C. Hull,
trans.). London: Routledge and Kegan Paul.
Rudhyar, D. (1936). The
Astrology of Personality. Garden City, New York: Doubleday & Company.
Rudhyar, D. (1972).
Person Centered Astrology. Lakemont, GA: CSA Press.
Rudhyar, D. (1975). From
Humanistic to Transpersonal Astrology. Palo Alto, CA: The Seed Center.
Glenn Perry
1975’ten beri
profesyonel astrologtur. Uluslararası Astroloji Araştırmaları Derneği’nde (ISAR)
ve 2002 United Astrology Conference (UAC) Board’ta başkanlık yapmıştır. Klinik
psikoloji alanında Saybrook Üniversitesi’nde doktora yapmıştır. Seçkin
yazılarıyla Saybrook’taki Thuss Ödülünü almıştır.1995-98 yılları arasında
Uluslararası Astrologlar Ödülünü en iyi makalede almıştır.