Astrolojİ  Dergİsİ

 

 

   ANASAYFA

 

Astrolojiye Giriş

- Giriş-Gezegenler
- Burçlar
- Yükselen Burçlar
- Ay Burçları
- Evler
- Açılar

 

Yazılar ve Konular

- Makaleler 
-
Astroloji Tarihi
-
Mitolojik Astroloji
-
Astroloji ve Sağlık
-
Gezegen Döngüleri
-
Astronomi
 

 

Çeşitli

- Öyküler,Öğütler
-
Rüyalar - Semboller
-
Karikatürler
-
Çin Burçları
-
Doğum Günü Renkleri

 

Tablolar

- Burç Değişimi
- Enlem ve Boylam
- Yaz Saati
- Ay Fazları
- Gökgünlüğü
- Sembol Anahtarı  
  

 

Test

- 4 Element Testi

 

Linkler

- Astroloji Siteleri
-
Kitaplık
-
Barış İlhan Yayınevi

 

Haberler

- Haberler
-
Araştırma
-
Seminer-Eğitim


 

 

          Foto Galeri

      

Okuyucu Mektupları

 

 

 

 

BARIŞ İLHAN

kişisel sitesi

 

NCGR-TURKEY

 

TAROT DERGİSİ

 

 

          

URANÜS: BİLİNENDEN ÖZGÜRLEŞMEK

Jeffrey Wolf Green

Uyanık ve hazır mısınız? Bugün insan bilincinin bireyleşmesi, ıslahının tamamlanması, serbest bırakılması ve bilinenden özgürleştirilmesi içeriğini kapsayan arketipin üzerinde duracağız. Bu arketipler birer astrolojik sembol olarak Uranüs, Kova Burcu ve Onbirinci evle temsil edilirler. Bu sembollerle ilişkilendirilen gezegenler_ örneğin 11. evde bulunan planetler, 11. ev yöneticisinin natal konumu, Kova burcundaki gezegenler veya Uranüs’le ya da az önce bahsettiğimiz konumlarla açısı olan gezegenlerin hepsi de bu fonksiyonların bireyleşmesini hızlandırmakta gerekli arketipsel ihtiyacı ifade eder. Bugün tüm dikkatimizi Uranüs gezegeni üzerinde yoğunlaştıracağız çünkü bu gezegen az önce bahsettiğimiz birincil arketiplerin kendilerini ifade ettiği gezegendir. Bununla birlikte Uranüs’le olan ilişkileri oranında Satürn ve Neptün’e de değineceğiz.

BU KONUDAKİ FİKİRLER VE PRENSİPLER

Uranüs bireyleşme, serbest kalma, özgürleşme ve ıslah edişin tamamlanmasıyla karşılıklı ilişki içindedir. Peki neyi ıslah etme? Satürn’ü ıslah etme. Satürn hayatımızda ıslahı gerektiren bütün modellerle: toplum, aile, sizden birşeyler bekleyen insanlar ve bu hayata ıslah edilmek üzere getirdiğiniz tüm konularla ilişkisi olan... kısaca yaşamın her anında kimlik duygunuzu önünüze getiren herşeyle ilgilidir. Bu da Uranüs’ün tüm bu modellerden sonsuza dek özgürleşmeye ve onların hapsedici zincirini kırmaya çalıştığını gösterir. Peki ne için? Bunu yapmaktaki niyeti nedir? Hangi sebepten dolayı? Eğer kişilik ve kimlik duygumuzu tanımlayan bu modellerin hepsini de tuzla buz edersek, bu durumda henüz ıslah edilmemiş olan gerçek kimliğimizi ve ortada olan doğamızı buluruz. Açıkca belirtmek gerekirse bu oldukca uzun bir serüven olabilir.

Örneğin, Uranüs’ün yaşantımızda kendilerini oldukça fazla ifade eden fonksiyonlardan kurtulmamız için belirli bir eve ve planetlere transit yaparak böyle bir fırsat oluşturduğunu ve bizim de bu transitin etkisi altına girdiğimizi düşünelim. Uranüs transitleri bu tür fırsatları her zaman ortaya koyar. Doğum anına göre çıkarılan natal haritada Uranüs diğer planetlerle ve içinde bulunduğu evle benzer açılar yapıyorsa bu, kişinin hayatı boyunca bu tür fırsatları yakalayacağını da gösterir. Ancak birçoğumuz (yani yaşadığımız kültürdeki insanların yüzde 75– 80’i) Uranüs’ün ıslah ediciliğe karşı açtığı savaşın ortaya çıkardığı gerginliğe büyük direnç gösterir.

Kişi bu noktada şunu her zaman aklında tutmalıdır; (Uranüs’ten bahsederken her zaman Satürn’ü gözönüne almak zorundayız) an içerisinde farkında olduğumuz ve bilincin parametreleri olarak adlandırdığımız her şey Satürn ile yakın ilişki içindedir.

Satürn’ün ortaya koyduğu bu bağ, zamanın herhangi bir anında ne iseniz, bunun için yapısal bir tanım ortaya koyar. Daha derin bir açıdan bakacak olursak, sosyal bilincinizin bireysel açısıyla ilgili duyularınız bütünüyle içinde doğduğunuz kültürün normları, değerleri, inançları, kuralları ve kanunlarıyla tayin edilir. Sosyal güvenlik duygunuzun derecesi bu toplumsal damgaları üzerinizde ne kadar taşıyıp taşımadığınızla tayin edilir. Bunların bir çoğu Uranyen gerilimlere karşı büyük direnç gösterir çünkü bu gerilime karşılık verebilmek demek, eş zamanlı olarak (simultaneously) bireysel ve sosyal emniyetsizlik yaratmak anlamına da gelir.

Birçok insan yaşama gerçekçi bir sosyal ve bireysel niyetle gelir. Örneğin, diyelim ki çok içlerde bir yerde benim bir psikolog olduğum ya da olmam gerektiği duygusunu taşıyorum ve kendimi Kanada’da buluyorum. Bu kültür bana ne söyler?

Bu kültür bana eğer kendimi bir psikolog olarak tanımlamak istiyorsam, o zaman oradaki prosedüre, normlara, kurallara vb. uymam gerektiğini söyler. Sosyal olarak damgalanmak ve ıslah edilmek işte budur.

Dolayısıyla, eğer bu kültürde bir psikolog olmam gerekiyorsa bu kurallara (Saturn) uymak için kendime izin vermem gerekir. Onlarla aynı fikirde olmak zorunda değilim. Ancak, belli bir noktaya kadar sosyal ve bireysel niyetlerimi gerçekleştirebilmek için onları kabul etmem gerekir. İşte bu Uranüs ve Satürn’ü anlamaya çalışan kişinin dikkate alması gereken en birincil farklılıktır. Gözlerimi kapatıp kör bir şekilde bunu tatbik etsem de etmesem de toplumun beni yönlendirdiği olayları dikkate alıp ona mümkün olduğunca bağlı kalmadan (Uranüs) bu yoldan giderim.

Sorusu olan varsa lütfen sorsun, çünkü soru sormak için en doğru yer ve zamandayız.

SORU: Peki ya geri giden Satürn? Uranüs’ün geri giden Satürn’le olan ilişkisi nedir?

Burada bulunanlardan kaç kişinin Satürn’ü geri gidiyor? Eh, pek de fazla değilmiş. Kaç kişi geri giden planetinin arketipiyle mutlu bir şekilde yaşamaya devam ediyor? Hımmm! Belki de bugünkü workshopun çok düzensiz ve abuk-subuk (rambling) geçeceğini hissediyorsunuz. O zaman iyi, işte konu aslında bu değil mi? Yani Uranüs! Eğer Uranyen bir çağda yaşıyorsanız bu çok eğlenceli olacak çünkü tamamıyla özgürsünüz, istediğinizi yapabilirsiniz.

Her neyse geri giden bir arketip; onu hangi planete uygularsanız uygulayın, en açık şekliyle geriye çekilmeye ve tekrar gözden geçirilmeye ihtiyaç duyar, dolayısıyla da şimdiki durumun beklentilerinin oluşturduğu isyankarlığın söz konusu durum gezegenin ortaya koyduğu davranışın sosyal açıdan nasıl ifade edilmesi gerektiği anlamına gelir. Şimdiki durumun retrograde prensip yoluyla tanınmasını gerektiren bu durum kendi doğası içerisinde evrimleşme süratini hızlandırır. Neden? Çünkü şimdiki durumu tekrar gözden geçirdiğinizde kendinize ait tek ve bireysel olan ifadenizi ve ortada olan bireyliğinizi kazanma yoluna varırsınız ve geri giden herhangibir planetin fonksiyonu her ne olursa olsun bunu değiştiremez. Geri gitme prensibi (durağan) değildir. Bu tıpkı merkeze ulaşmak için bir soğanın katmanlarını dışarıdan içeriye doğru bir bir soymaya benzer. İşte bu yüzden statik değildir. Bir persona’nın geri giden açısı çok ender olarak ‘tamam işte bu benim istediğim ve bunu elde etmek bana yeter, tamam, ben rahatladım. Artık yolun sonuna geldim‘ diyebilir. Diğer bir sözle, ıslah olma katmanları çok derindir ve ıslah edilmeme durumuna gelene dek çok zaman alır.

Bu durumda, eğer geri giden bir Satürn’ümüz varsa, ve sosyal ıslah etme kalıplarından bahsediyorsak, natal haritasında Satürn’ü geri giden bir kişinin gerçekçi bir şekilde reddetme, asileşme, geri çekilme, ve buna benzer sosyal damgaları sorgulamaya gideceğini söyleyebilir miyiz? Bunu yapmakla birey, kendi doğal otoritesini (Satürn), normlarını, tabularını, topluma kendini adapte etme biçimlerini ve içinde doğup büyüdüğü toplumun değerlerini sorgulama noktasına gelir. Bu yüzden bireysel bilincin en özdeki doğası, gerçeklik açısından içinde yaşadığı toplumla farklılıklar gösterir. Genelde daha hakim olan duygu kişinin ailesinden ve kültürünün kesinliğinden uzaklaşma ve ayrılma duygusudur, bununla birlikte bir diğer duygu da aile ve kültüre odaklanmanın dışında gerçeklikle (Satürn) ilgili keşfedilecek çok fazla şeyin olmasıdır. işte bu duygu aile ve kültür üzerinde büyük baskı yaratan Uranüs tarafından oluşturulur. Satürn’ü geri giden bireylerdeki Uranüs’ün ortada olan rolünü yoğunlaştıran ve büyülten bu Uranyen duygudur; toplumun, ailenin... ya da kimliğin bireyleşme yolunu kısıtlamaya çalışan diğer hapsedici ve ıslah edici kalıplarından özgürleşmek.

Genel olarak geri giden bir Satürn hem anneyle hem de babayla sorunlara yol açacaktır. Bu onların birer düşman olacağı anlamına gelmez, daha çok ebeveynlerden birisinin veya her ikisinin de (özellikle de babanın) aile içerisindeki konumuna dayanarak, değerleri, inançları, yaşam biçimini, elde edilmesi gereken standartları, neyin yanlış neyin doğru olduğunu, fikirleri... vb. kişi üzerine monte etmeye çalışacağını gösterir ki bu durum en basit şekliyle kişi için kabul edilemez bir durumdur. Belli ailelerde bu durum ciddi problemlere yol açar ve kişinin o ebeveynle belli bir mesafe oluşturmasına neden olur. Evrimsel açıdan bakacak olursak, bu kesinlikle gereklidir. Sebebi; belli bir seviyede, Satürn kendi bireysel kimliğimizi, otoritemizi, ve niyetlerimizi, sosyal niyetler ve kültürel otorite içerisinde dönüştürme ihtiyacını ifade eder. Hepimizin yaşadığımız kültür adına daha büyük sosyal alanlarda ifade etmek üzere belirgin bir sosyal fonksiyonumuz vardır ve hepimiz de bunu yaparız. Bunu nasıl yaptığımız, doğum anına göre çıkarılan haritamızdaki Satürn’ün konumuna göre şekil alır. Satürn bizim sosyal olgunlaşma süreci olarak adlandırdığımız ve çocukluktan olgunluğa geçtiğimiz süreçle ilişkilidir.

Daha derin seviyede, Satürn ayrıca zaman ve uzayın ifadesiyle de ilişkilidir; bu yüzden ölümlülüğü, belli bir zaman zarfına sahip bir yaşam yaşadığımızı ve bunun bilincini iyi bir şekilde geliştirmemiz gerekliliğini de ifade eder. Bu durumun (ölüm bilinci) bilince aktarılması, genellikle doğumdan yedi yıl sonra, Satürn kendisine ilk karesini yaptığında oluşur. Yedi yaşlarına geldiğimizde, kendimizi ölümlü bir varlık olarak dünyada buluruz. Satürn aynı zamanda sosyal olgunlaşma sürecini de hızlandırır. Daha farklı bir cümleyle ifade edecek olursak, kendimizi içinde bulduğumuz topluma karşı oluşturduğumuz farkındalığı ifade eder. Bu toplumda kendimizi farkettiğimiz anda, ıslah edici modeller kendilerini bilincimize aktarmaya ve bir set oluşturmaya başlarlar. İşte bu yüzdendir ki, normalde, bir çocuk (erkek veya kız) yaşamında yer alan önemine göre anne veya babaya yakınlaşmaya başlar. Neden? Öncelikle çünkü sosyalleşme tarihi ataerkildir. Tarih Satürnyen bir prensipdir. Tarihin kökenindeki dünyaya bakın; bu onun; (his) erkeğin tarihidir. Eğer anaerkil bir kültürde büyüseydik 7 yaşlarına geldiğimizde aynı Satürn prensibi otomatik olarak anneden babaya geçecekti ya da geçerdi. Buradaki geçiş ailedeki, dolayısıyla da kültürdeki otorite figürünün kim olduğuyla ilgilidir.

Bilinç seviyesinde olan her şeye yapısal bir tanım getiren planet Satürn olduğundan (Venüs’ün ve Merkür’ün dolayısıyla da bütünün yapısını tanımlayan) bu yapı pek de fonksiyonel olmayan , işe yaramayan ve kristalleşmiş bir yapıya dönüşebilir. Bu yüzden böyle bir durumun gerektirdiği Satürnyen olaylar kendilerini ifade etmeye başlarlar: depresyon. Pek çoğumuz depresyonu deneyimledik sanırım, ne dersiniz? Eğer depresyonun doğasını inceleyecek olursak ne diyebiliriz? Depresyon bir yansıma değildir. Peki depresyona girdiğimizde yansıyan şeyler nelerdir? Tabii ki gerçekliğimizin bizi daha ileriye doğru büyümekten alıkoyan kristalleşmiş yapısıdır. Bu yüzden de depresyon, gelişmek için bilinçte belli bir yapısal değişime gitme gereğini ifade eder. Tüm bunlardan sonra tabi ki önümüze çıkan şey Satürn, Oğlak burcu ve 10. evin öncü arketipidir. Tüm bunlar belli bir harekete; değiştirilmesi gereken şeyleri gözönüne alarak atılması gereken bir adıma işaret eder. Neyin değiştirilmesi gerektiği konusunda bir bilince sahip olmak (depresyon) yeni insan formundaki bilincin gerçekçi ifadeler ortaya koyması yoluyla oluşur. Depresyonu (Satürn) negatif bir şey ve gerçekte yanlış bir durum olarak yargılamamalıyız. Bu durum için endişelenmemiz gereken tek zaman, depresyonun manik veya gelişimi ve hareketi engelleyici bir duruma geldiği andır. Böyle bir durumda, içinde bulunduğumuz durumun ciddiyetine göre, buna müdahale etmeliyiz.

Bu durumda depresyona yol açan şey nedir? Tabii ki Uranüs’tür. Gördüğünüz gibi Uranüs sonsuza dek Satürn’ün kapısını çalmaya devam edecektir. Satürn burda yine bilinçli farkındalığımızın parametrelerini ifade etmektedir. Bunun hemen altında bizim bilinçaltı dediğimiz veya Jung’cu terminolojiyle ifade edersek bireyleşmiş bilinçdışı yeralır. Ezoterik terminolojide ise bu duruma "yüksek zihin" denir. Bu, Satürn eşiğinin tam altıdır. Satürn bunu bastırmaya çalışır çünkü bunlar bilinen niteliklerdir. Uranüs ise henüz bilinmeyen farkına varılmamış, deneyimlenmemiş olan olan şeyler hakkında bize bilgi vermek ister. Yani kısaca Satürn’ü çileden çıkarır. Bu durumu kısaca açıklamak gerekirse, Uranüs Satürn’ün kapısını çalmaya devam ederek bütün kısıtlayıcı damgaları, bütün bilineni ve biliniyor gibi gürüneni yıkar. Böylece içsel ve dışsal gerçekliğin yapısal tanımını gerçekten güvenliğe kavuşturur. Saturn burada karşı koyan ciddi bir güçtür. Gücünü anlamak için büyüklüğünü diğer gezegenlerle karşılaştırmak yerinde olacaktır. Bu durumda Uranüs Saturn’e takılmaya başladığında ne elde ederiz? Bu en kısa tanımıyla çatışık ve zıt bir arketip değil midir? Bu durumda ne olur?

Natal haritamızdaki Uranüs doğum anında nerede ise, yaşantımız boyunca karşımıza çıkacak olan ıslahtan kurtulma sürecine karşı kendi orjinal ifade biçimiyle orada gelişecektir. Ancak her ikisini de ilişki içerisinde gözlemlediğimizde, daha geniş ve özgürleştirilmiş bir gelecek talebiyle sürekli Saturn’ün kapısını çalan bir Uranüs ile karşılaşacağımızı unutmayalım. Saturn bu durumu bastırmaya çalışacaktır, bu yüzden geri gittiği (retrograde) durumlar dışındaki birçok vakada, bilinçli bir farkındalık oluşturmak üzere Uranüs’ten gelen sinyalleri hiçbir tutarlılığı olmayan ilgisiz ve alakasız düşünceler olarak tanımlayacaktır. Bu sinyaller veya düşünceler doğal olarak yaşadığımız anın gerçekliğiyle uyuşmayacağından "mantıkdışı" olarak değerlendirecektir. Uranüs’ün gönderdiği sinyaller, bilinç alanının A B C’yi tanımlaması, ya da adım adım izlenebilen bir plan gibi değildir. Daha çok A’dan sonra Z’yi görmek veya kendimize kırık bir boy aynasından bakmak gibi bir şeydir. Bu sinyaller ve düşünceler bilincimize tamamıyla organize olmuş bir şekilde gelmediğinden Satürn tarafından hemen bastırılıp bilinçaltına gömülemezler. Eğer bastırılırlarsa "depresyon " dediğimiz durum ortaya çıkar ve eğer Uranüs’ün yarattığı bu gerilimler bastırılmaya devam edilirse (yani kişi Uranüsü gerçekleştimeyi reddederse) sonuç ciddi bir depresyon olabilir. Eğer durum manik olacak kadar derinleşirse bu "Ciddi bir sorunumuz var!" anlamına gelir. Kişisel bilinçdışı , bilinçaltı ya da "Yüksek Zihin"den bahsederken (tabi ki tüm bunlar Uranüs’ün ortaya koyduğu durumlardır) tüm insanlar için 3 farklı boyuta sahip olduğunu söylemek gerekir:

(1) Satürn’ün bastırdığı durum;

Kısaca az önce bahsettiğimiz konuyla karşılaşmayı reddettiğimiz durumdur. Astroloji diliyle söylersek; Saturn veya Mars/Neptün Karesi. Bu kişi bir çeşit içgüdüsel duyguya sahiptir (Mars) ve hemcinsiyle deneyime karşı (Mars-Neptün) bir tutku (Mars) beslemektedir. Islah edici konularla ilişkili olan (Saturn) içgüdüsel tutkularını bastırır (Saturn-Mars). Transit Uranüs’ün Mars’ın bulunduğu noktaya geldiğini düşünelim . Bastırılan herşey aniden (Uranüs) su yüzüne yani bilince çıktı. Uranüs transiti Mars aracılığıyla Saturn ve Neptün arasındaki kareyi yeniden alevlendirecektir. Geçmişle ilişkimizi kesip gelişim için büyük bir atılımda bulunmadan önce bu tür başlangıç deneyimleriyle her zaman karşılaşırız. Ancak kişi bu enerjilerle yüzleşip dönüştürmek yerine onları bastırmayı tercih ederse bu durumda ortaya çıkacak olan derin tatminsizlik döngüsünü, depresyonu, yaşam iyi gitmiyor duygusunu ve beyhudeliği görebiliyor musunuz? Buna ek olarak, durum hiçbir mantık içermediğinden (Neptün) büyük bir öfke (Mars) oluşturabilir ve kökenine inilemez bir bilince (Neptün) sızabiliriz. Bu durum karşısında kişi kendine çekici gelen veya onu çekici bulan insanları hayatına çekmeye başlayabilir_ içşel titreşim her zaman bizim durum dediğimiz şeyleri yaratır, kendine çeker ve talep eder. Bu durumda kişi bir seçim yapmakla karşı karşıya kaldı. Uranüs transitini de göze alarak eğer psikolog siz olsaydınız bu kişiyr ne yapmasını önerirdiniz?

 

(2) Uranüs bu ve diğer yaşamların detaylarıyla da ilişkilidir.

Bu yüzden Merkür’ün yüksek oktavı olarak adlandırılır. Bir çoğumuz birkaç gün önce yaptıklarımızı detaylı hatırlayamayız. Şimdi, sorum şu; tüm bu anılar nereye gitti? Merkür anılar şeklinde hatırlayıp, öğrendiğimiz veya öğretilen her şeyin yöneticisidir. Ancak Uranüs şimdiye dek hiç hatırlamadığımız, veya bilinçli bir şekilde hatırımıza getirmeyi gerektirmeyen şeylerle bağlantılıdır. Bu alan bir hipnoterapistin hayatın erken dönemlerini araştırmak için veya yaşadığımız anı ve gerçekliğini (Saturn) etkileyen deneyimlerin yeraldığı bölümleri incelemek üzere girdiği alandır. Bu alanların hatırlanması bazen gereklidir, çünkü hatırlama anına yabancı olan bir takım şeyleri (örneğin yaşamımızın o andaki doğasını) geçmişten çıkararak ortaya koyarlar. Açıkca oraya koymak gerekirse bu tür bir hatırlama herkeste yoktur. Bazı insanlar için devamlılığın farkında olmak, yaşamın o ana nasıl vardığını anlamak, bu andaki anlamı yakalaması için çok önemli bir ayrıntıdır. Pluto kitabının yazılma sebeplerinden birisi de budur.

(3) Uranüs aynı zamanda sizin daha geniş olan geleceğinize ait bilginin bütünüyle de karşılıklı ilişki içindedir. Uranüs geleceğin soyut bilgisini taşıyan ve tasarlanmış gibi görünen bir yolun içinde yer alır -geleceği kapsayan tasarı.

Bu durumda eğer bir Uranüs transiti altındaysanız ne tür bir bilginin ortaya çıkacağını tahmin edebilir misiniz? Cevap: bütün bilgiler, hepsi; Geçmişe ait olan, yeni bastırılmış ve daha geniş bir alan olan geleceğe ait tüm bilgi! Neden? Tüm bunlar "orijinal arketip" olarak adlandırdığımız özgürleşmeye (yani bilinenden özgürleşme sürecine) geri dönmek. Geleceğimize yönelmeden önce geçmişimize gömdüğümüz ve geleceği görmekten alıkoyan bütün duvarlardan ve yaşantıdan kurtulma -yani hepsini de bilince çikarıp dönüştürerek özgürleşme. Tüm bu ıslah edici şablonları ve içinde bulunduğumuz gerçekliği tanımlayan kuralların bizi gelecekten nasıl alıkoyduğunu anlayıp (bilince çıkarıp) bastırılmış olandan kendimizi özgürleştirme süreci. Burada bulunanlardan kaç kişi bu tür bir Uranüs transitinden geçiyor? Hımm, bu kadarcık mı? Önemli olan bugün burada bir çoğunuzun olması.

Her hangi bir Uranüs transitiyle karşılaştığımızda tüm bu bilgi kaynakları tıpkı bir sızıntı gibi bilincimize akacaktır. Tekrar hatırlatmak gerekirse, tüm bu kaynaklar başta yaşadığımız gerçeklik ve onu ifade ediş biçimimizle hiçbir alakası olmayan anlamsız, ilişkisiz ve mantıksız şeyler gibi gelebilir. Fakat bu durum çelik bir kasaya atılan el bombasının yaratacağı bir etkiye sahiptir. Bu kasa sevgili Satürn’dür. El bombasının hangi planet olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Natal veya transit Uranüs’ün ortaya çıkardığı gerilime karşı 3 farklı tepki verebiliriz:

1- Bastırabiliriz. Meşhur "Bir sonraki güne erteleme tekniği".

2- Kendimizi bütünüyle bu gerilime bırakabiliriz. Her şeyi dağıtabilıriz. Tarot'daki Iconoclast veya Hermit.

3- Onu gerçekleştiriyormuş gibi bir davranış içine girebiliriz. Bu en genel reaksiyondur.

Şimdi, kollektif bilinçdışı/bilinç ve kişisel bilinçdışı denilen şeyler arasındaki büyük farkı anlamaya çalışalım. Bu terimleri daha önce duyduk, değil mi? Fark nedir peki? Kişisel bilinçdışı yalnızca bize ait olan yani kendi bilinçdışımızı içerir. Tektir, kişiseldir ve bireysel olarak yalnızca bize aittir. Kollektif bilinçdışı/bilinç Neptün, 12. Ev ve Balık Burcu’yla ilişkilidir. Üç bolüme ayrılabilir. Eğer Jung Psikolojisini gözden geçirdiyseniz terimler size pek yabancı gelmeyecektir. Her neyse, bölümler şunlar:

(1) Kalıtsal

Bilincin asli yapısı ve konumu her ırk için farklı ve tektir. Örneğin bir Asyalı köken olarak bir Kafkas'tan farklıdır.

 

(2) Ulusal

Bir Kanadalı’nın kollektif niteliği ve konumu Zaire’de yaşayanlara göre büyük farklılıklar gösterir. Ulusal bilinç içerisinde dini bilinç de yer alır. Örneğin Birleşik Devletler’deki Güney ve Kuzey-doğu halkları arasında karşıt bir bilinçdışı söz konusudur. Quebec taraflarında yaşayan Fransız kökenli Kanada’lılarla İngiliz Kolombiya’sında yaşayan Kanadalı’lar arasında büyük bir fark vardır.

 

(3) Evrensel

Dünyadaki bütün insanlar insan bilincini paylaşır. Hepimiz de aynı türden geliyoruz -insan. Kollektif bilinç düşünce dalgalarının bütünlüğünün zamanın her hangi bir anında planet üzerinde yoğunlaşması anlamına gelir. Şu anda, burada, zamanın şu anında Dünya’da birçok şey oluyor ve biz burada toplanmış konuşuyoruz. Bütün deneyim ağı şu anda oluşuyor ve bu deneyimler zamanın her hangi bir anında kollektif dalgalarla bir ilişki içerisine girecektir. Neptün fonksiyonumuzdan dolayı bir şekilde hepimiz bu dalgalara karşı duyarlıyız; onları tıpkı radyo dalgalarını alan bir radyo gibi almaktayız. Çünkü bir çok insanın bilinciyle farkedemediği dinamiklerin %70’i, ya da her neyse, Neptün’ün kendini ifade ediş biçimidir. Yaşadığı dönemi yansıtan karaktere sahip insanlar vardır. Geriye kalan % 30’luk bölümde ise zamandan ve olaylardan kendimizi ayrı tutup bağlarımızı koparmalıyız.

Kollektif bir bilinçdışmız da vardır. 1968 yılı boyunca bunun büyük bir örneğini yaşadık. O dönemde hepimizin karşılık verdiği bir dalga bütünlüğü mevcuttu. Simdi kollektif bilinçdışına kaydı. Bu zamana kadar, bütün varlıklar için kollektif bilinç ve bilinçdışının her üç açısından da bir anı haline gelmiştir. Hepimiz Vietnam Savaşı’ndaki olayları ve o dönemde yürütülen mantığı biliriz; mesela Domino Teorisi. Peki Nikaragua olayı çıktığında aynı mantık nasıl su yüzüne çıktı? Eski Domino Teorisi tekrar ortaya çıktı. Bu olay 1968’deki olayları tetikleyen olaylarla benzer özellikler taşır. Kollektif bir tutum yaratır. İşte size ilginç bir nokta!; Vietnam Savaşı başladığında insanların % 70’i bu savaşı destekledi, % 30’u ise şiddetle karşı çıktı. Şimdi Nikaragua olayına bir bakalım. Bu olaya her 100 kişinin 70’i karşı, % 30’u ise destekliyor. Oranın değişmesine yol açan kollektif bilinç ve bilinçdışı arasındaki bu ilişki, yanlış olduğu önceden kanıtlanan bir mantığın tekrar etmesiyle tetiklendi. Birleşik Devletlerde yaşayan insanların % 70’i Uranüs fonksiyonuna karşı kendi mantığını seçti ve bu yüzden büyük bir hezimete uğradı (Uranüs) bundan dolayı Nikaragua olayına devletin hiçbir şekilde karışmasını istemiyor. Geriye kalan % 30 veya 35’lik bölüm ise Vetnam olaylarını hiçbir zaman desteklemedi ve şu anda Nikaragua olayını da desteklemiyor. Kısaca her hangi bir toplumsal gruplaşma içerisinde (Uranüs) % 30’luk bir oran her zaman geçmiş ile kişileştirilecektir.

Alt çizgi şudur: Hepimizin bir Neptün fonksiyonu var; kollektif anın zamanın her hangi bir noktasındaki doğasının bütünlüğüyle ilişkilendirilen bir kollektif bilincimiz/bilinçdışımız var. Peki bu durum Uranüs üzerinde ne tür bir etki yaratır? Yani zamanın her hangi bir anında bir planet üzerinde toplanan şeyin bütünlüğü kendimize has niyetlerimizi (Uranüs) nasıl etkiler? Yaşam biçimimize (Uranüs) ne tür bir etkide bulunur? İçsel ve dışsal olarak kendimizi dönüştürme biçimimize (Güneş -Güneş Uranüs'ün doğal karşıtıdır) ve içinde yaşadığımız millete ve topluma nasıl bir yön verir? Hatta seçimler yapmanızı, ya da nerede yaşayacağınıza ve dahası ne yapacağınıza nasıl yön verir? Tarihten örnek verecek olursak Uranüs Yay Burcunda olduğunda ne gibi şeyler söz konusudur? Böyle bir durumda karşımıza çıkan şeylerden birisi de diğer dönemlere göre daha büyük toplulukların göçüdür. Burada Kanada’ya sığınmak isteyen insanlarla bir çok sorun yaşanıyor, öyle değil mi? Bu, gezegenin bir çok yerinde olagelmekte ve sosyal değişime işaret etmektedir -Neptün Oğlak Burcu’nda. İster kendi ülkelerinde isterse başka bir ülkede kendilerine bir yer bulmaya çalışan ve kendi yaşam biçimlerini arayan toplulukları Yay Burcu’ndaki Uranüs temsil eder. Sosyal alanların yer değiştirmesi, ve bir ulusun sınırları içinde yer alan grupların diğer alt grupların etkisiyle başka bir grup bütünlüğü oluşturması devlet politikasını da değiştirir. Adım adım kollektif dalga kendini ortaya çıkarır ya da başka bir yerde ifade etmeye başlar. Yay Burcu’ndaki Uranüs birçok ülkeyi ve etnik grubu denetimi altında tutan güçlü ülkelerin mantık dolu politikalarını felsefik ve dini açıdan kontrol etmeye çalışır. Tabii bu durum alt guruplar arasındaki fesefi ve dini çizgilerin yoğunlaşarak birbirine karşıt hale gelmesine neden olur. Bu durumda kimin inançları kime üstün gelecek? Bu tür durumlarda bu baskıya dayanan alt gruplar kendilerini ortaya koyup ifade edebilecekleri diğer alanlara (içinde yaşadıkları ülkenin farklı alanları tarafından bir mıknatıs gibi çekilip) akın ederek hoşlandıkları akıllı insanlarla (Uranüs) yaşamayı deneyecektir. Bu durumun en büyük örneği şu anda Lübnan’da , İran/Irak savaşında, Sri Lanka’da ve Kuzeybatı Pasifiği kendilerine mal etmeye çalışan Neo-Nazi gruplar arasında görülmektedir.

1900’lü yılların başında Uranüs Yay Burcu’ndaydı. O Yüzyılın başlarında ortaya çıkan en büyük icatlardan (Uranüs) birisi de otomobil ve "hava" yoluyla iletişimdi -örneğin radyo ve uçak. Peki böyle bir değişim ve yenilik HERKESİN üzerinde yaşadığı Dünya’nın değişkenliğine ne tür bir devrim (Uranüs) getirdi ve bireysel farkındalığı nasıl genişletti? Yine aynı sembolle karşı karşıya değil miyiz? Şimdi de uzay yolculukları gündemde. Tabii aynı zamanda diğer yolculuk biçimlerini de değiştirmeyi ve Dünya’nın yörüngesine yerleştirdiğimiz uydularla gezegenimizin her yerindeki olaylardan anında haberdar olmayı planlıyoruz. Peki, evrene bu kadar açılıyorsak, Dünya üzerindeki yerimizi değiştirmek veya uzun vadede göç etmek gibi durumlara karşı uzayın tavrı ne olacak? Burada küçük bir pervaneli uçağın zaman içinde bir Boeing 747’ye nasıl dönüştüğünü ve hava taşıtlarının uzay taşıtlarına nasıl zemin hazırladığını dikkate almak gerekir. Bu durum geçmişten kopmak (Uranüs’ün doğası) için sosyal ve bireysel yapı üzerinde oluşan devrimsel etkilere küçük bir örnektir. Peki tüm bunların sizinle bir ilgisi var mı?

CEVAP – Evet, evet.

Donmuş gibi görünüyorsunuz. Tamamıyla afallamış! Jung terminolojisinde Uranüs bireyleşme sürecine karşılık gelir. Daha önce bahsettiğimiz diğer üç fonksiyonla birlikte Uranüs ayrıca sizin arkadaşlar olarak tanımladığınız insanları ve sosyal bağlar kurduğunuz insan gruplarını da temsil eder. Peki bu gezegende, bu ülkede veya Toronto’da neden şu kişiyle arkadaşlık kurup şununla kurmuyorsunuz? Seçim yaparken insanları neye göre ayırıyorsunuz? Bu soruyu "benzer fikirlere sahip olduğumuz insanlarla" cümlesiyle cevaplayabiliriz. Hepimiz sosyal olarak güvenliğe (Uranüs-Satürn birlikteliği) ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyacin ortaya koyduğu durumlardan birisi de aynı düşünceyi paylaştığımız insanları ve grupları seçmektir; kısaca "gerçekliği bir bütünlük içerisinde bir araya nasıl getirdiğimiz". Arkadaşlığın kurulmasını belirleyen nitelik işte budur. Ampirik bir açıyla baktığımızda batı toplumlarının genelinde gördüğümüz şey şudur;

(A) İnsanların 1/3’ü kendisini geçmişe, geçmişten günümüze gelen tüm değerlere, yapılara, inançlara ve denenmiş şeylere adapte ederler. Buna en iyi örnek Birleşik Devletler’de uygulanacak sosyal programlar için R. Reagan’ın 1920’lerde uygulanan bir programı örnek göstermesidir  -gönüllü olmak.

(B) 1/3’lük diğer diğer grup şu anda olana karşı farklı derecelerde isyan içindedir. Bu kişiler sosyal yapılarda devrim yaratıp değerleri değiştirmek isterler -iconoclastlar, sosyal asiler, toplumun avante-garde ucu, kanunsuzlar, politik ve dini devrimciler ya da Hermit. Bu gruba şimdilerde teröristler de giriyor, değil mi? Terörizmin dayanak noktası dini ve değerlere dayanan sebepler olduğundan, fanatik Müslümanlar kendilerinin anlattığı Müslümanlığın fanatik Müslümanlık anlayışlarından bile daha iyi, hatta en iyisi olduğunu düşünmektedirler. Sosyal olarak asi davranışların bu pisliği yarattığına ve onların bunu düzelteceğine inanmaktadırlar. Bu her yerde karşımıza çıkar; Sri Lanka, Kuzey İrlanda, İran, Irak, Filipinler, ve Hindistan’da da aynı şekilde ortadadır ve farklı dini mezhepler arasında da aynı yoğunlukta devam etmektedir. Köktenci Hıristiyan’lar kendilerine göre yorumladıkları İncil’i herkese kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bu tür felsefi ve dini asilikler (isyanlar) çeşitli ülkelerin farklı bölümlerinde anarşiye ve totaliterciliğe veya iki farklı ülkenin birbirini karşısına almasına yol açmaktadır. Dini veya felsefi anarşi kesinlikle Yay Burcu’nda olan Neptün ve Uranüs’ün olaylarıdır. Bu duruma totaliter bir diğer cevap da Oğlak Burcu’ndaki Uranüs ve Neptün’dür. Bu durumu anlamak için en önemli nokta şudur; Günümüzün gayri memnunları veya sosyal asileri daha farklı bir zamanda kendilerine yer bulabilirlerdi. Şu andaki sosyal içeriğin en belirgin doğası kimin kim olduğunun belirlenmesidir.

(C) Geriye kalan 1/3’lük oran ise büyük bir duygu karışıklığı içerisinde her iki durumu da hem talep edip hem de reddetmektedir (ambivalent). 3. gurup, sosyal değişimde bilinçli ve aktif olarak yer almaz bu yüzden sosyal değişimlerinin neden bilinçli, aktif olmayıp genellikle çok yavaş olduğunu görebilirsiniz. Bu insanlar çoğunluğa uyarlar. İki farklı durumla karşılaştıklarında akıllarını toplayıp bir karar veremezler. Pluto’nun Uranüs’le birlikte Başak’ta biraraya gelmesinin yarattığı kuşak bu basit gerçeği çok iyi yansıtır; geçmişe karşı asi bir tutum sergileyen insanlar (1/3) “Punk”çı oldular. Dedelerimizin kuşağını tekrar tanımlayıp yansıtan diğerleri (1/3) ise tutucu oldular. Çoğunluğa bakarak hareket eden son gurup (1/3) ise grup baskısını farkedemeyecek kadar uzak bir yerdedir -bu da Uranüs’ün özelliklerinden birisidir. Dışarıdan bakıldığında hepsi de bir dereceye kadar “punk” görünürler ancak içeriden bakarsak korumacı olmak zorunda olduklarını görebiliriz. 

Ergenlik dönemine geldiğimizde hayal–meyal farkettiğimiz grup baskısına şüpheyle yaklaşırız. Bizim toplumumuzda bu baskı kendini ilkokul ve ortaokula gittiğimiz dönemde gösterir. Birçoğumuz ilkokul ve ortaokula gittik. Hepimiz sosyal ıslahı ve grup baskısını yaşadık. Eğer liseye gidiyorsam ve etrafımda bir sürü “punk” varsa kendimi tanımlamak için bu sosyal baskıyı üzerinde hissetmeyecek miyim? Bunu benliğime almak ve doğamla uyuşup uyuşmadığını anlamak gibi bir “günah”ı denemeyecek miyim? Hepimiz bu tür şeyler yaşarız.

Bu üçlü ayrım, yaşadığımız dönemdeki bütün topluluklarda vardır. Uranüs aktifleşmeye başladığında çatlayan toplumdaki potansiyel olayları görmeye başlarız. 3 temel öge kendi içinde aktifleşmeye başlar. 1960’lı yıllarda kendimi geçmişe baş kaldıran bir grup veya dönemin hüküm süren durumuyla özdeşleştirebilirim. O dönemin öğrencileri tarafından (hippiler ve çiçek gücü) ifade edilen (yeni) değerler ve dönemin fikirleriyle kendi benliğimi tekrar tanımlayabilirim. Ve bunu o kadar köklü bir şekilde yaparım ki o değer ve fikirler Reagan devrimi gelene kadar bende hiç değişmeden kalabilir. Ve tabii Reagan devrimi 60’lıların 70’li yıllarda kurduğu temel düşünceye karşı oluşturulmuş bir devrimdir. Buradaki en temel nokta şudur; toplum içinde  farklı yönlere sahip 3 grup da hiç değişmeden aynı kalır. Kimin hangi gruba gireceğini belirleyen şey sosyal değerleri, kuralları, fikirleri, yaptırımları ve toplum kurallarını neyin geçerli kıldığıdır. Bu olay sürekli etkileşimi, değişen dönemleri ve Uranüs ve Satürn döngülerini birbiriyle ilişkilendirir.

Çatlamaya uygun düşen bu durum Uranüs’ün Yay’da Pluto’nun da Akrep'te olduğu dönemdir. Burada hatırlanması gereken en önemli şeylerden birisi de temel değişikliklerin arkasında Satürn sonrası planetlerin olduğudur. Bu çatlamanın ışığında birçok ülkedeki sosyal ve kültürel temellerin yeniden tanımlandığını görebiliyor musunuz? Peki 35 yıldan beridir kaynakçılık yapan ve bütün bu süre boyunca hükümete vergisini ödeyen kişinin işten çıkartılıp yerine bir robot konması durumunda ne olur? Ve şu andaki hükümet politikası işsizlere iş bulamazken bu durumda kişi ne yapar?  Bunu yalnızca bir kişi için değil, binlercesi için düşünün. Buradaki sosyal yabancılaşmayı görebiliyor musunuz? İşte Yay Burcu’ndaki Uranüs! Peki bu durum toplumda bir çatlağa ya da sosyal değerlerin tekrar tanımlanmasına neden olur mu? Peki ekonomik sebeplerden dolayı (Pluto Akrep’te) çiftçilerin tarım alanlarının dağiştirilmesi için devlete başvurması ve şehri farklı alanlara doğru büyümesi için zorlaması durumunu ifade eden Oğlak’taki Neptün’e ne demeli? Bu insanların bu şehirle başa çikmak için ne yeterli psikolojik sabırları ne de tahammülleri var. Bu durum Kuzey Amerika rüyasının çöküşü mü? Birçoğu için kabusa dönüşecek tatlı bir rüya değil mi? Pluto ve Uranüs’ün Başak’ta olduğu dönem dünyaya gelen ve çocukluk döneminde nükleer savaş ve potansiyel vahşeti yaşayan kuşağa ne olur? Bu kuşak kendi geleceğine ne tür bir psikoloji taşır? Peki bu psikoloji sosyal düzen içinde kendini nasıl açığa vurur? 

Uranüs bu kırılmayı teşvik edebilir. Pluto kutuplaşmayı, Neptün ise en uç noktaları teşvik eder; fanatiklik, geçmişteki hayallerin gerçek gibi kabul edilmesi, aynılık adına birleşmek veya aldanma ya da çeşitliliğin bir araya gelişi.Tüm bu dinamikler aynı zaman diliminde bir araya geldiğinde yolunu pislik içinde arayan ve kendi değerlerine ters düşen diğer guruplara meydan okuyan bir gurupla karşılaşırız. Sonra da Sovyet Cumhuriyetleri’ni kötülüğün imparatorluğu olarak niteleyen Reagan’ın empoze etmeye çalıştığı doğruculuğun ne kadar aptalca olduğunu görürüz. Bu çatlama ve kutuplaşma potansiyel olarak patlamaya hazır birçok durumu bünyesinde barındırır.

Var olan yapının devrimci ve büyümekten alıkoyan yönünü yansıtan Uranüs/Saturn ilişkisini kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Uranüs ve ayları tarafından harekete geçirilen bir uzay gemisi. Bu olaya kadar bilim adamları güneş sısteminin doğası ve ötesi konusunda oy birliğiyle paylaştıkları bazı fikir, düşünce ve teorilere sahipti. Dünyadan gönderilen uzay aracı Uranüs'ü incelediğinde Güneş'e bakan kutbunun diğer kutuba göre daha soğuk olduğunu fark etti. Diğer yeni (radikal) keşiflerle birlikte bu durum bilimadamlarını sahip oldukları fikirleri tekrar gözden geçirmeye zorladı çünkü bu fikir ve teoriler yeni keşiflerin ortaya koyduğu bulgularla uyuşmuyordu. Yeni fikirler genişleme ve gelişmeye yol açtı. Burada ayrıca ıslah etme ve özgürleşmenin  geçmişte yer alan temel prensiplerini de gözlemlemek mümkündür. Bu da sırasıyla en uç noktada olanın veya bütün gerçekliğin keşfedilmesine olanak sağlar. Bu vakada belli bir noktaya kadar Güneş Sistemi ve ötesinin gerçek ve evrensel kanunlarını keşfetmek mümkündür. Ayrıca Uranüs'ü inceleyen uzay aracının var olan bütün fikirleri kökünden sallaması endişe edilecek bir durum değildir.

Uranüs’ün doğasını yanlış yargılayıp bastırmaya çalışan Satürn’ü en iyi yansıtan örnek Velikovski olayıdır. Velikovski gezegenimizdeki insanlığın gelişmesi için jeolojik ve coğrafik alanlarda inanılmaz işler yapmış bir bilim adamıdır. Bu çalışmalarının ışığında dünyanın yörüngesinin bir çok kez değişim geçirdiğini fark etmiştir. Bu durumun farkına varılması yörüngesel boşlukların yersel sebeplerden değil göksel sebeplerden oluştuğunu ortaya koydu. Bu O'nu Güneş Sistemi'ni araştırmaya itti. Güneş Sistemiyle ilgili araştırmaları sonucunda Venüs gezegeninin bir zamanlar Jüpiter’in bir parçası (Jüpiter’in üzerinde yoğunlaşan temel semavi etkiyle uzaya fırlamış ayrı bir beden) olduğunu keşfetti. Bu keşif –eğer teorisi doğruysa– Venüs’ün atmosferinin nasıl olacağı konusunda araştırmalar yapmasına yol açtı. Tüm bunlar 1950’lerin ortalarında gelişti. Bu dönemde Venüs’ün atmosferinin nasıl olduğu konusunu araştıran bilim adamları Velikovski’nin fikirleriyle tam tamına ters düşüyordu. Velikovski bu yüzden çok eleştirildi. Ortaya koyduğu fikirler ve yazdığı kitaplar tamamıyla bir hayal olarak tanımlanıp büyük bir önyargıyla karşılandı ve üniversite kampüslerinde bulunması yasaklandı. Peki Venüs’ü incelemek üzere gönderilen uzay aracı geriye geldiğinde ne oldu tahmin edin; Velikovski haklı çıktı.

Einstein bu tür durumlar için Uranyen yönlerini (Kuzey ay düğümü ve Jupiteri Kova’da, Pluto’su 11. evde ve Uranüs’ü de Başak’taydı) kullanarak çok önemli bir tespitte bulunmuştur; "büyük ruhlar her zaman orta seviyeli insanların muhalefetiyle karşı karşıya kalmıştır". Buradaki durum kısaca şudur: eğer natal Uranüs'ünüzün içinde bulunduğu evi, diğer planetlerden aldığı açıları ve transitleri  ıslah etmeyip kullanmayı öğrenirseniz  özünüzle ve dehanızla temas etmiş olursunuz. Ancak ıslah etmeye çalışırsanız, orta seviyeli beyinlerin (Saturn) yargısına hazır olun. Uranüs’ü gerçekleştirmek büyük bir cesaret ister çünkü ortada olan farklılığınızı, dolayısıyla da yalnızlığınızı yaşamak zorunda kalırsınız. Bu durumda sosyal ve bireysel benliğinizi oluştururken sosyal sorunlardan (bir gruba bağlı olmak koşuluyla o grup tarafından destek görmek gibi) arınmış olursunuz.

ÖRNEKLER

Şimdi yukarıdaki prensiplerin Uranüs ile nasıl özdeşleştirildiğini örneklerle inceleyelim; sorularınızı yöneltebilirsiniz. Uranüs kuşak yaratan bir planettir. Bir burçta ortalama 8 yıl kalır. Yengeç burcundaki Uranüs’ü örnek olarak verelim. Gezegenimizde Uranüs’ü Yengeç’te olan milyonlarca insan var. Konuyu bu noktayla sınırlı tutarsak şu ana kadar tartıştığımız fikirlerin ışığında Yengeç’teki Uranüs ne anlama gelir? Uranüs’ün Yengeç’teki niyeti nedir? Şimdi sizin konışma sıranız.

Cevap: Ev yaşamının dönüştürülmesi.

-Tamam, başka?

Cevap: Aile yapısının değiştirilmesi.

-Tamam. Daha başka? Uranüs Yengeç’teyken en uçtaki özgürleşme hangi alanda gerçekleşir?

Cevap: Mutfakta!

-Yani artık Suzi ev kadını değil mi?

Cevap: Mikrodalga fırın.

-Peki arketipsel niyet nedir?

Cevap: Duygusal güvenlik mi aceba? Kişisel ve duygusal güvenlik... Peki neyin geliştirilmesi durumunda?

-Bu durum yaşamda Uranüs kendini nasıl ifade eder?

Cevap: Rahat olan kökünden sallanır ve henüz bulamadığımız bir başka gerçekliğe, gerçek gerçekliğe doğru bilinçdışımız tarafından itiliriz.

Peki bu, bütün insan gruplarının kendi içsel güvenlikleriyle iletişime geçme gerekliliğine işaret etmez mi? Yani duygusal güvenliğin ve bağımlılığın ortaya koyduğu tüm harici durumlardan özgürleşme ihtiyacını ifade etmez mi? Eder. Sonuç olarak bu durum ailelerde bir çok soruna yol açar. Çünkü bu insanlar gerçekci olarak en temel seviyedeki bir çok durumda aileleriyle karşıt fikirlere sahip olacaktır. % 30’luk gibi küçük bir yüzde ailenin tekliğini, çocuğun gerçek bir birey olarak büyümesi gereğini savunacaktır, ancak genel anlamıyla konunun temeli bu değildir. Geriye kalanlar, yani % 70’lik bir oran aile içinde birey olma hakkına sahip olmayan bir konumda büyüyecektir. Yani az önce bahsettiğimiz desteğe sahip olmadan. Tabii bu durum ailelerin çocuklarının en iyi şekilde yaşaması için ellerinden geleni yapmadığı anlamına gelmez. Ancak şu bir gerçek ki % 70 çoğunluğa sahip olan aileler çocuklarının bireysel hayat taleplerini anlayacak yeterli deneyime sahip değildir. Bu da çoğunlukla çocuğu kendi içine döndüren bir sebeptir. Çocuk içe döndüğünden dolayı karşısına çikan sorunları kendi kendine halletmek ve kendi kendine annelik yapmak zorunda kalır. Birer çocuk olduğumuz için, tabii ki hiçbirimiz neden böyle bir duruma itildiğimizi sorgulayacak yeterli deneyime sahip değiliz. Bu durum psikologların “duygu yitimi” dedikleri soruna yol açacaktır. Çözülmemiş duygular yetişkinlik dönemine taşınacak ve arkadaşlar ve sevgililer üzerinde yansıtma ve ağır talepler olarak ortaya çıkacaktır. Bu kişiler yaşamlarındaki en temel dersin kendi içsel güvenliklerini ve kendi kendilerine annelik yapmayı  geliştirmek olduğunu fark edemeyecek, anne ve babayla ilişkilendirilen bu konular kapanması çok zor birer yara haline gelecektir. Bu ders öğrenilinceye dek yetişkin ilişkiler sürekli rahatsızlık yaşanan döngülerin kaynağı olacaktır, çünkü talep edilen şeyler ve yansıtılan duygular, arkadaşlar ve sevgililer tarafından doyurulamayacaktır. Döngüsel olarak birey dersini öğrenene kadar her zaman geriye dönecektir. Bu durum tıpkı bir vıdeo şeridi gibi tekrar tekrar seyredileceğinden, uzun vadede anlaşılıncaya dek, kişiye objektif bir şekilde (Objektiflik - Uranüs) bağımlılıklarının, hislerinin ve duygularının temelinde yatan sebeplerin ne olduğunu gözden geçirme şansını verir.

Sebepleri inceleyerek, tüm bu tuzaklara nasıl düşüp onlar tarafından nasıl esir alındığımızı anlayabilir ve kendimizi onlardan özgürleştirip kurtarabiliriz. Tabii bu mutlaka gerekli olmak zorunda değil. Ancak kendi çocukları için iyi birer anne baba olmak isteyen kişiler üzerinde çok ciddi bir etki yaratacaktır.

Burada karşımıza çıkan şey kendi tekliğini, kendi duygularını, hislerini ve bunlara neden olan sebepleri araştırarak keşfetmeye çalışan insan gruplarının takındığı tavırdır. Bu kişiler bunu yapmakla onları bağlayan şey tarafından kontrol edilmeyi değil ondan özgürleşmeyi talep etmektedirler.

Ortada olan doğanın ve kimliğin keşfedilmesi, ıslah edimeyen benliğin, duygusal beden aracılığıyla ortaya çıkmasına yol açar . Kendine göz kulak olmak, kendi içsel güvenliğini ve gerçek kimliğini kabul etmek söz konusu olduğunda bu, insanların nasıl birer anne baba olacağını etkilemez mi? Bir grup olarak, kendi anne ve babalarının olduğundan daha farklı bir anne baba, ‘yeni‘ bir ebeveyn olabilirler mi? Kendi anne babalarının ıslah ediciliğine bir zamanlar isyan eden bu kişiler kendi çocuklarını birer birey olmak için teşvik edip destekler mi? ‘Her kimsen o ol‘ mesajı çocuklara verilmesi gereken en açık mesaj değil midir? Bu insanlar anne babalarıyla sorun yaşayıp bu sorunlardan kendilerini kurtaran kişiler olarak kendileri anne baba olduklarında, önceden devraldıkları eski düzeni şimdi kendilerinin koyduğu yeni düzenle değiştirmek durumunda değil midirler? Kendi bireysel ve sosyal kimliğini kazanan birey birey olarak çocuklarına da bunu sağlayabilirler mi? Uranüs Yengeç’te olduğunda, toplum tarafından tanımlanan yapıların ve kristalleşmiş kuralların yıkımı söz konusudur. Uranüs insan ırkının, aile olarak adlandırılan sosyal sistemin ve toplumun evrimini hızlandıran bir gezegendir. Bu insanlar birer planet olarak ele alındığından, tıpkı rüzgarda uçuşan bir tohum gibi birer ‘tohum insan‘ görevine sahiptirler ve bu görevde, gerekli olan yapılarda değişim gerçekleştirmek üzere hareket ederler.

devam edecek...

Çeviren: Mehmet Arap

Jeffrey Wolf Green yirmi beş yıldan bu yana Seattle'da profesyonel astrologluk yapmaktadır. Pluto:The Evolutionary Journey of the Soul, Cilt 1-Cilt 2'nin yazarıdır. Ayrıca Evrimsel Astroloji Okulunun kurucusudur.

Başa Dön

© 2008, BARIŞ İLHAN YAYINEVİ

Bu dergideki tüm yazıların yayın hakkı Barış İlhan Yayınevi'ne aittir. İzinsiz hiçbir alıntı yapılamaz ve kopya edilemez.