Astrolojİ  Dergİsİ

 

Hangi duygu tarafından yönetiliyoruz?

 

“Çok korktuğumuz bir dünyayı sevmemiz ve onun içinde mutlu olabilmemiz mümkün değildir . İçimizdeki öfke azalıp sevgiye doğru dönüşmedikçe dışımızdaki  savaş, şiddet, terör ve insanlık dışı yok edici yıkım da sona ermeyecektir.”

 

Kendimizi kötü hissetmekten kaçınmak ve öfkemizi yatıştırmak üzere mi, yoksa korkularımız yüzünden bir çok tedbir alarak mı yaşamımızı yapılandırıyoruz? Gerçeklik  ve sevgi duygusunu hayatımızda ne kadar hissedebiliyoruz?

 

"Hepimiz bir şekilde kendimizi kötü hissederiz. Her ne kadar bu bildiğimiz bir deneyimse de insandan insana bunun ölçüsü ve nedeni değişir. Kimimiz bunu bir süreliğine keyfimizin kaçması olarak, kimimiz her gün defalarca ve devamlı rahatsızlık şeklinde, daha ağır bir durumda ise yerimizde duramayacak  ve hiç bir şey düşünemeyecek hale geldiğimiz bir ruh durumu olarak yaşarız.

 

Kendimizi kötü hissediyoruz, çünkü hayatla çeşitli şekillerde yüzleşirken umuduğumuz kadar mükemmel olmadığımızı, fantezilerimizde kurduğumuz kadar beğenilmediğimizi, düşündüğümüz kadar güven içinde, güçlü ve etkili olmadığımızı, doğruluğuna inandığımız bir çok prensibin ve inancın gerçekliğe uymadığını farkediyoruz. Dolayısıyla hayatın karşısında kendimizi yetersiz hissediyoruz ve o an adı tam konamayan, mantıkla açıklayamadığımız öfkeli, sıkıntılı, gerginlik ve korku da içeren bir duygu içimizi kaplıyor."

 

Dr. Erdoğan Çalak “Öfkeden Sevgiye Üç Hakim Duygu” kitabında 25 yıllık psikanalitik temelli psikoterapi deneyimi sonucu geliştirdiği “Hâkim duygu” kavramını kullanırken ruhsal yönelimimizin, günlük eylemlerimizin, seçimlerimizin, kendimize kurduğumuz dünyanın niteliklerinin en önemli belirleyicisi olan başta “Kendini kötü hissetmekten kaçınma” olmak üzere, ‘’Hayatta Kalma Dürtüsü’’ ve ‘’Gerçeklik sevgisi‘’ başlıkları altında üç temel duyguyu tanımlıyor. Bu üç hakim duygudan türeyen öfkeden başlayarak korku, haset, kıskançlık, kin, can sıkıntısı, yabancılaşma ve anlamsızlık duygularından, gerçeklik ve sevgiye kadar tüm duyguları tek tek açıklıyor.

 

Kitaba göre, ‘Kendini kötü hissetmek’ kuşkusuz oldukça insani bir durum. Aslında bu duyguyu ilk olarak doğumla yaşarız. Annemizin karnında kendimizi, yazarın ifadesiyle ‘bölünmez bir bütünün parçası olarak’ güvenlik içinde hissederken doğumla birlikte huzur dolu dünyamız birden bire altüst oluverir  ve yaşamın gerçekliği ile karşılaşırız. Hayat karşında en yetersiz olduğumuz durumdayızdır. Artık acıkırız, üşürüz, ölmemek için tamamen tabiatın gerektirdiklerine bağımlıyızdır. Bu altüst oluşla ruhumuzun içine doluşan, daha zihnimiz oluşmadığı için farkındalığına eremediğimiz kendimiz kötü hissetme ve bunun sonucu oluşan öfke ve korku duygusunu hissederiz.

 

Dr.Erdoğan Çalak’ın sözleriyle ‘’Doğum travması sırasında hiç olma deneyimine bağlı ‘yok olma’ korkusunu deneyimleriz. Bu evrede bizi hayatta tutacak ve ömür boyu canlılığımızın devamını sağlayacak olan iç dünyamızın temelleri atılır. İç dünyamız bir durumu nasıl algıladığını duygular aracılığıyla belli eder. Duygular, üzerinde kontrolümüzün olmadığı,  zihnimiz ve irademizden bağımsız bir ‘hakikat’tir. Bir insanın düşünceleri ile duyguları çatışmaya başladığında duyguları esas kendisini, düşünceleri ve aklı ise ona dışarıdan aktarılmış olanı, öğretilmiş olanı temsil eder. Bazen bir duygunun şiddeti, bütün ruhsal yapılanmayı tek bir duygu durumuna ve amaca kilitleyebilir.’’

 

Bir insanın, anne karnından ayrıldığı andan itibaren başladığı hayat yolculuğunda yardıma en muhtaç, yaşamın gerçekliğine karşı en savunmasız, dolayısıyla da en saf ve etkilenebilir olduğu bebeklik/erken çocukluk döneminde hissedilen bu duyguların yaşamımız üzerinde kaçınılmaz olarak en kuvvetli izi bırakması ve yaşamımız boyunca hissedeceğimiz tüm duyguların temellerini oluşturması kuşkusuz kaçınılmaz görünüyor. Tam bu noktada, kişilik yapısının ve yaşamın temellerini oluşturacak duyguların hangi içerikte olacağını, kendini kötü hissetmenin, öfkenin, korkunun nasıl azaltılarak sevgiye dönüşeceğini belirleyen en önemli faktörün öncelikle bebeği karnında taşıyarak ona ilk güven ortamını sağlamış ve bebekle bütünleşmiş olan annenin ‘annelik kapasitesi‘ olduğu, bununla birlikte içine doğulan çekirdek aile özelliklerinin, daha geniş perspektifte ise çekirdek ailenin özelliklerini belirleyen toplumsal yapı ve aile sistemlerinin buna olan etkileri karşımıza çıkıyor. Dr.Erdoğan Çalak  kitap boyunca  bebek  anneliğinin, anne ve babanın özelliklerinin, onların arasındaki ilişkinin bir bebeğin/çocuğun gelişiminde ne kadar belirleyici olduğunun altını çiziyor.

 

Yazarın şu sözleri bu konuyu çarpıcı şekilde ortaya koyuyor:

‘‘İnsanların iradelerinin hayatlarında ne kadar küçük bir yer tuttuğunu, özgür seçimlerimizden ziyade sahip olduğumuz, çocukluğumuzdan getirdiğimiz malzemenin bize dayattıklarını yaşamak zorunda olduğumuzu, aslında herkesin en çok istediği şeyin, adını koyamasa da, sevmek olduğunu, bunu yapamayınca da onun yerine başka şeyler koymaya çalıştığını görürüz. Asıl olarak insan, içinde büyüdüğü aile gerçeğinin görünür hale gelmesinden başka bir şey değildir. Annesi ile babası arasındaki karı koca ilişkisinin özellikleri, bebekliğinden itibaren kendisine verilen emeğin kalitesi, anne babasının kişilik özellikleri, bir insanın nasıl bir hayat yaşayacağının en önemli belirleyicisidir. Dolayısıyla, anne baba olmak aslında belki de henüz çok fazla idrak edilmemiş çok büyük bir sorumluluktur.’’

 

Kitabın tarihsel ve sosyal içeriği

“Öfkeden Sevgiye Üç Hakim Duygu”da sadece bireyin duygusal alt yapısı ve kişilik örgütlenmeleri yer almıyor, aynı zamanda onun  ruhsal yapılanmasını tam anlayabilmek için gerekli tarihsel, toplumsal perspektifi ve aile sistemlerinin etkilerini detaylı bir şekilde okuyucuya aktarılıyor. İnsanlık tarihinin insanı anlamaya katkılarından, tıpkı bir bebeğin büyümesinde olduğu gibi insanoğlunun da klan örgütlenmesinden otoriter toplumlara kadar tarih boyunca geçtiği gelişim evrelerini izleyebiliyoruz. Bu gelişim esnasında yıkıcı öfkenin çağlar içindeki dönüşümüne tanık oluyoruz. Erdoğan Çalak tarih içindeki bu yolculuğa şu sözleriyle başlıyor:

 

‘‘Bir insanın bebekliğinden erişkin olmaya yaşadığı evrim ile toplumların evrimleri arasında büyük bir paralellik vardır. Bir insanın yıkıcı öfkesinin hangi aşamalardan geçerek azaldığını anladığımızda insanoğlunun eski çağlarda ki atalarının da öfkelerinin düzeylerine göre kurulmuş dünyaları olduğunu, korkularını azaltmak için nasıl yollar bulduklarını ve var oluşlarını bu gerçekliklerine göre kurmak zorunda kaldıklarını daha iyi anlarız.’’

 

Kitapta yaşadığımız toplumdaki aile sistemlerinin ve bunların insanın psikolojik gelişimi içindeki yerine de geniş bir bölüm ayırılmış. Burada geleneksel ataerkil bir aile sistemiyle yetişmenin nasıl korku duygusunun hakimiyetini getireceği, cemaatçiliğin, klan benzeri bir büyük aile yönetiminde yaşamanın, bunun sonucunda cemaatten veya aileden olmayanların tehlikeli ve yok edilmesi gereken düşman olarak göründüğü ve insanın içindeki yıkıcı öfkenin bu yolla nasıl savaşlara, çatışmalara neden olduğu detaylı bir şekilde anlatılıyor. Aynı şekilde gelenekselden modern ataerkil sisteme, buradan da  hızla tüketim toplumuna geçişte aile sisteminin nasıl başarı, statü ve tüketme yarışına geçtiğini, burada yetişmeye başlayan teknoloji nesline nasıl boşluk ve anlamsızlık duygularının hakim olmaya başladığını görüyoruz.

 

Yazar günümüzün ekonomik sisteminin gereklerinin çocuk yetiştirmek için doğru bir çerçeve sunamadığının ısrarla altını çiziyor. Ve şöyle diyor:

 

‘‘Aile sistemindeki değişimlerin ve çocukların anneler tarafından bakılmasının giderek terk edilmesinin, çocuğun ailenin imajı için kullanılmasının insanlığı birçok ruhsal tehlikeye açık hale getireceğini kolaylıkla öngörebiliriz. Bunun sonucunda, bütün ruhsal doyumu sapkın içerikli fantezilerde arayan, ilaçlarla uyuyabilen, ilaçlarla yapay zevkler peşinde koşan, bütün önemli işlerin büyük bilgisayarlara devredildiği, kimsenin çocuk istemeyeceği, yalnız ve sevgisiz bir insan tipinin oluşacağını düşünebiliriz.’’

 

Dr.Erdoğan Çalak Son Söz’ünde bu kitabın işlevini ise şöyle açıklıyor:

 

‘‘Bu kitabın, bir insanın oluşum sürecinde, uygun bir aile ortamı oluşturulup gereği yapıldığında ileride çekilebilecek acıların azalacağını, güçlü ve büyümüş insanlar için hayatın kolaylaşacağını, bunu yapmanın tek yolunun büyümek olduğunu ifade etmek gibi bir işlevi bulunmaktadır. Bunun tersi olduğunda, yani durumun gerektirdiği sorumluluk üstlenilmediğinde, her şeyin kolayına kaçılmaya, kendini kandırarak mutlu olmaya çalışıldığında sadece içinde bulunulan an kurtarılmaya çalışıldığında sorunların büyüdüğü, insanın ve çevresindekilerin giderek daha fazla zarar gördüğü kesindir. Bu zararı ise en fazla bebekler, çocuklar, yani kendilerini koruyabilecek, kendileri için bir şeyler yapabilecek durumda olmayanlar görür.’’

 

‘‘Öfkeden Sevgiye Üç Hakim Duygu’’ kitabı bir bebeği büyütecek, ona annelik edecek olanlar ve sorunları bebekliğe/erken çocukluğa dayanan insanlara yardım edebilecek nitelikteki psikoterapistler için kaynak kitap olmasının yanında, hepimizin içindeki, bir nedenle hasar görmüş, her fırsatta korkusu ve öfkesiyle bize kendisini duyurmaya çalışan içimizdeki bebeği anlayabilmemiz, büyütebilmemiz ve sevgi dolu bir hayata kavuşabilmemiz için de oldukça önemli bir iç görü sağlayacak nitelikte.

 Ayşem Aksoy

(c) 2 Haziran 2009

 

© 2008, BARIŞ İLHAN YAYINEVİ

Bu dergideki tüm yazıların yayın hakkı Barış İlhan Yayınevi'ne aittir. İzinsiz hiçbir alıntı yapılamaz ve kopya edilemez.